Arşiv 2011/07/31

Acı Tatlı Bir Film: “İncir Reçeli”

Uzun zamandır baştan sona bir filmi izleyemiyordum, aldığım filmler ya sıkıcı ya da saçma geliyordu. Şeytanın bacağını İncir Reçeli sayesinde kırdım ve uzun bir aradan sonra bir filmi baştan sona izleyebildim.

İncir Reçeli, sıradan bir öyküyü sıra dışı bir dille; yeri geldiğinde güldürerek, yeri geldiğinde ağlatarak anlatan bir film.

Türk sinemasının en başarılı olduğunu düşündüğüm romantik drama kategorisinde sayabileceğimiz film; oyuncu, mekan ve müzik seçimleriyle de oldukça iyi.

Sizlerin de beğenerek izleyeceğinizi düşündüğüm İncir Reçeli’nin kısa öyküsü ise şu şekilde:

Metin 30’lu yaşlarında hayatını TV’lere skeç yazarak kazanan bir adamdır. Yazdığı senaryoları reddedilen bir gün gittiği barda, hayatını tümüyle değiştiren Duygu’yla tanışır. Duygu ve Metin bir masala başlarlar ama sonu başından belli bir masaldır bu…

Aytaç Ağırlar’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği filmin oyuncu kadrosunda Sezai Paracıkoğlu, Melike Güner, Sinan Çalışkanoğlu, Barbara Loures ve Mustafa Uzunyılmaz var. Boş bir gününüzde bu güzel filmi izlemenizi öneririm.

Kahve İçmekle, Starbucks’ta Kahve İçmek Arasındaki Fark

Starbucks, bildiğiniz gibi, ABD‘de kurulan ve sonrasında dünyayı çepeçevre saran bir kahve dükkanları zinciri. Bugün itibariyle dünya genelinde binlerce Starbucks şubesi mevcut, bu şubelerden onlarcası da Türkiye‘de bulunuyor. Eminim, bu onlarca şubeden birisini mutlaka görmüş ve belki de oturup bir fincan kahvelerini içmişsinizdir.

Siz Starbucks‘ta oturup kahve içerken ya da bir Starbucks şubesinin önünden geçerken ne düşünürsünüz, bilmiyorum ama ben dün bir  Starbucks şubesinde otururken şunu düşündüm: kahve içmekle, Starbucks‘ta kahve içmek arasında ne gibi fark var? İnsanlar neden Starbucks‘ı tercih ediyor?

Starbucks’ın sunduğu hizmetin ve kahvelerinin tadının niceliksel olarak pek bir fark bulamasam da niteliksel olarak bazı farklar saptadım. Starbucks’ın en önemli farkı şu: Starbucks‘ta sadece bir kahve satın almıyorsunuz, Türkiye’de Starbucks‘ta kahvenizin yanında bir statü de satın almış oluyorsunuz.

Bugün Türkiye’de Starbucks‘ta oturmak ya da yolda yürürken Starbucks‘tan aldığınız kahveyi yudumlamak bir statü göstergesi halini almış durumda. İşte: kahve içmekle, Starbucks‘tan aldığınız bir kahveyi içmek arasındaki fark bu.

Ünlü iktisatçı Thorstein Veblen, Aylak Sınıfın Teorisi adlı eserinde bu durumun nedenini şöyle açıklıyor: Gösteriş yapılabilecek ürünlerin tüketilmesi, aylak sınıfların bir tüketim tarzıdır. Bu tüketim tarzında, talep malın fiyatıyla doğru orantılıdır. Yani, malın fiyatı arttıkça talep de artacaktır.  Aylak sınıflar bu şekilde tüketim yaparak toplumda itibarlı bir konuma gelmeyi umarlar. Özetle, Veblen’e göre Starbucks‘ta bir kahveye 15 TL vermek, sadece bir kahve almak değildir, 15 TL vererek kahve ve itibar satın alınmaktadır.

Veblen’den yola çıkarak, Starbucks‘ın müşterilerinin en azından bir bölümünün bu tanıma uyduğunu düşünüyorum, ne dersiniz yanılıyor muyum?

Türkiye’deki Hackerların Profili

Dünyanın en etkin hackerlarının büyük bölümü Türkiye‘de yaşıyor. Hatta Akşam Gazetesi‘nde yer alan bir habere göre, dünyanın ilk on hackerı listesinde beş Türk var.

Bugüne kadar bu hackerlar gündemde hak ettikleri kadar yer bulamıyor ve haliyle bizler de onlardan yeteri kadar haberdar olamıyorduk. Bugün ise Anadolu Üniversitesi, İletişim Bilimleri Fakültesi Araştırma Görevlisi Ufuk Eriş‘in doktora tezi için Türk hackerler üzerinde yaptığı bir araştırma var.

Ufuk Eriş, araştırması için 256’sı erkek, 2’si kadın olmak üzere toplam 258 hackerla görüşmüş. Görüşmeler sırasında sorulan sorulara verilen cevaplar Türk hacker profilini gözler önüne seriyor. İşte Akşam Gazetesi‘nde de bir bölümü yer alan araştırmadan ilginç detaylar:

Türk Hacker’ların hemen hemen tamamı 16-25 yaş aralığında yer alıyorlar. Araştırmada yer alan hackerların yaşları bu kadar genç oluca, haliyle İşiniz nedir?sorusuna da %79,8’i oranında öğrenciyim cevabı alınıyor.

Hackerların gelir düzeyine gelince, garip ama hackerlarımızın gelir düzeyleri oldukça düşük görünüyor: hackerların yarıdan fazlası 0 ile 1000 TL arasında bir gelire sahip. Anlaşılan Türk hackerlar bankalarla pek ilgilenmiyor ya da ilgilendikerinin bilinmesini istemiyorlar.

Eğitim seviyeleri konusunda ise hackerların Türkiye ortalamasının çok üzerinde oldukları söylenebilir: hackerların %48,1’i lise, %40,7’si üniversite mezunu.

Neden hackliyorsunuz?” sorusuna hackerların %51,2’si “Zevk aldığım, hoşuma gittiği için derken, %23’ü “Bir amaca ve ülkeye hizmet için diyor.

Hackerlık bir suç mudur? sorusuna ise %65,1 oranında evet cevabı veriliyor.

Araştırmanın basına yansıyan kısmı bu kadar. Bana tüm bu bilgiler oldukça ilginç geldi, ayrıca dünyanın en iyi on hackerı arasında yer alan beş Türk hackerı da merak etmedim değil. İlerleyen aylarda Ufuk Eriş araştırmayı tam anlamıyla bitirir ve bir kitap haline getirirse okumak isterim. Okuduktan sonra söyleyecek bir iki sözüm daha olur elbette…

TOFAŞ Bursa Anadolu Arabaları Müzesi

Bursa denilince akla Uludağ ya da iskenderden hemen sonra otomobil fabrikaları gelebiliyor. Aslında bu da çok normal: Bursa Türkiye’nin otomobil serüveninde önemli bir yere sahip. Önde gelen otomobil markalarının birçoğu halen Bursa’da ürtim yapmakta ve hatta yıllar geçtikçe yeni üretim tesisleri kurmaktalar. Bu markalardan birisi de, sektöründe öncü bir konuma sahip olan TOFAŞ.

TOFAŞ, otomobil fabrikalarıyla Bursa’ya kazandırdığı ekonomik değerin yanı sıra Bursa Anadolu Arabaları Müzesi’yle de Bursa’lılara kültürel bir değer katıyor. Öyle ki dünden bugüne uzanan araba serüveninin ta en başından başlıyor TOFAŞ Anadolu Arabaları Müzesi içerisindeki eserler.  Birbirinden farklı onlarca top arabası, yük arabası, faytonlar ve birbirinden ilginç birçok tarihi eser sunuluyor. Tarihten bugüne uzanan bu eserlerin sonunda ise 20. ve 21. yüzyılda üretilen ve bir bölümü halen üretilmekte olan modern otomobiller karşılıyor bizleri. Üretiminde TOFAŞ imzası olan bu otomobiller arasında hangileri yok ki? Türkiye’nin ilk Murat 124’ü, ilk Kartal’ı TOFAŞ’ın ürettiği bir milyonuncu Tempra, iki milyonuncu Palio Go, üretilen son Uno ve Tipo müzede ziyaretçilerle buluşuyor. Son olarak da dönen stand üzerinde Doblo Malibu ziyaretçileri uğurluyor.

Peki müzede sadece arabalar mı var? Kendinize böyle bir soru sormuş olabilirsiniz? TOFAŞ bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

“Bursa Anadolu Arabaları Müzesi, sadece eski araba müzesi değildir. Onlar Anadolu’daki binlerce yıllık araba sanayiinin ve kültürünün canlı ve etkili köşe taşlarıdır. Anadolu tasarım tarihinin çok değerli ve anlamlı ürünleridir. Bu ‘yeni ustaların, eski ustalara’ bir teşekkürüdür.”

Sözün özü yaratılan değer ve sergilenen eserler görülmeye değer. Müzenin mimari yapısı, tarihi geçmişi ve personelin her daim gülen yüzü müzeyi diğerlerinden farklı kılıyor. Bu güzel müzeyi keşfetmemi sağlayan ve bana rehberlik eden dostum Ahmet Giray Batıtürk‘e bu noktada teşekkür borçlu hissediyorum kendimi. Bu müze, hergün baktığınız arabaların belki de hiç fark etmeğiniz detaylarını ve tarihini sizlerin gözleri önüne seriyor.

Bursa’daysanız ve biraz olsun arabalara karşı ilginiz varsa, Bursa Anadolu Arabaları Müzesi’ne gitmenizi öneririm. Gitmişken, müzenin bahçesinde yer alan Cafe Chariot’ta şömine karşısında mükemmel bir sütlü kahve içmeyi de ihmal etmezsiniz umarım. Ulaşım ve içerik bilgisi ise müzenin kurumsal web sitesinde mevct: Anadolu Arabaları Müzesi Web Sitesi

Türkiye’nin En Çok Okunan Yazarı: Haydar Dümen

Köşe yazarları arasında keskin bir rekabet var, hemen hepsi en fazla okunan köşe yazarı olma telaşında. Bunu istiyorlar çünkü patronlarının karşısında okuyucu sayıları kadar anlamlı ve etkili olabiliyorlar.

Önceleri yapılan araştırmalarda okurlara hangi köşe yazarlarını okuduklarını sormuşlar, haliyle Emin Çölaşan, Ertuğrul Özkök ya da Fatih Altaylı gibi isimler öne çıkmış… Oysa büyük bir yanlış bu, Türkiye‘nin en fazla okunan köşe yazarı ne Ertuğrul Özkök ne Fatih Altaylı ne de bir başkası. Türkiye‘nin en fazla okunan köşe yazarı Haydar Dümen. İnsanlar belki bunu açıkça söylemekten çekiniyorlar ama tirajlar bize bunu haykırıyor.

Bir programda Haydar Dümen, ne kadar okuru olduğunu soran bir vatandaşa şu cevabı vermişti:

Posta‘da yazmaya başladığım gün, Posta‘nın tirajında 60.000 artış oldu. Bu da gösteriyor ki, beni takip eden en azından 60.000 okurum var..

60.000 okur demek, neredeyse başlı başına bir gazete demek. Öyle ki Türk basınında 60.000 tirajı geçemeyen onlarca gazete var.

Haydar Dümen, tek başına onlarca gazeteden fazla okunuyor ülkede. Hangileri mi bu gazeteler, sırasıyla: 57.000’le Yeniçağ, 55.000’le Taraf, 44.000’le Bugün, 42.000’le Radikal, 26.000’le Tercüman, 15.000’le Referans, 9.000’le Birgün.. İşte bu gazetelerin hiçbir tanesi Haydar Dümen kadar okunmuyor.

Bu durum iyi midir, kötü müdür; bilmiyorum.

Burada yapabileceğim iki üç saptama var ama. Öncelikle şunu görüyoruz, halkımızın büyük bölümü cinsellik noktasında bilgisiz. Buna rağmen, ne mutlu ki, en azından bu noktada bilgi edinme telaşı içerisinde. Ayırca dünya genelinde genel geçer bir saptama daha çıkartabiliyoruz bu noktada: cinsellik satar ve sattırır. Posta gazetesi bunu anlamış ve uygulamakta olduğu için bugün Türkiye’nin en fazla satılan gazetesi..

Murat Renay Yazdı: “Söylenmeyen”

Murat Renay ismini daha önce duymamış olabilirsiniz ama bundan sonra sıklıkla duyacaksınız. Murat Renay, sosyal medya’da “homohobi” takma adını kullanan ve geçtiğimiz aylarda “Söylenmeyen” adlı kitabıyla dikkatleri üzerine çeken bir yazar, bir eşcinsel…

Renay’ın “Söylenmeyen” adlı kitabını aldım ve kısa sürede okudum. Kitap beklediğimden oldukça iyiydi. Bugüne kadar “söylenmeyen” pek çok şeyin söylendiği kitap, eşcinselleri tanımama yardımcı oldu. Kitabı okudukça toplum tarafından ötekilştirilen eşcinsellerin aslında toplumun genelinden çok da farklı olmadığını gördüm.

Murat Renay deneyimlerini anlattıkça medyada propagandası yapılan fazlaca efemine eşcinsel erkek modelinin sadece “rol”de kaldığını ve eşcinsellerin sandığınızdan çok daha fazla size benzeyebileceğini anlıyorsunuz. Bu noktada Murat Renay uyarıyor:

Bugüne kadar onları yok saydınız, onlar için “bizden değildir” dediniz, gerçeklerin farkında değildiniz… Oysa belki de gözünüzden sakındığınız evladınız, belki her sabah selamlaştığınız komşunuz ya da yan masanızdaki iş arkadaşınız onlardan biriydi…

Kitabı almanızı, okumanızı öneririm. Murat Renay, bir “eşcinsel”den öte iyi bir de “yazar”. Kitabı baştan sona bir solukta okuyabiliyorsunuz, onu anlamaya çalışıyor, empati kuruyorsunuz…

Kitabını almadan önce Murat Renay’ı daha iyi tanımak isterseniz, blogunu, twitter hesabını ya da facebook profilini takip edebilirsiniz.

Nietzsce, İnsan ve Köprü: Gel dememeli hiçkimseye…

Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar.  Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam : “bu köprüyü geçip bana gelir misin?”

İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin,  sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın.

O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız.

Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın…

Nieztsche her zaman olduğu gibi yine haklı çıktı. Bir kez daha gördüm insanlara “gel” dememek gerektiğini: İnsanlara “git” demeli, “asla gelme” demeli…

Ancak “git” dediğinizde geliyor insanlar yanınıza, böyle olunca da bir değerleri kalmıyor. Ne yazık ki  bunun farkına bile varamıyorlar!