Yemekteyiz: Tüm Türkiye Yemekte

Tam anlamıyla bir salgın yaşanıyor. Çevremdeki hemen herkes bu salgına kapılmış görünüyor. Evet, SHOW TV’nin beğenilen programı Yemekteyiz’den bahsediyorum.

Daha önce Amerika, Fransa, Almanya, İngiltere, Macaristan, Danimarka ve Hırvatistan gibi ülkelerde yayınlanan ve rating rekorları kıran yarışma Türkiye’de de bir salgın halini aldı. Önceleri bu kadar ciddi boyutlara ulaşacak bir program olabileceğine ihtimal vermiyordum ama bugün yanıldığımı görüyorum.

Gerek SHOW TV’de yayınlanan orjinal format, gerekse Star ve FOX’taki taklitler olsun yarışma yurdum insanını kendisine çekmeyi başardı.

Sanal alem de bu salgından kurtulamamış olacak ki Facebook’taki Yemekteyiz Grubu‘nun şu an 5.999 üyesi var. 6.000’inci üye olmayı düşünüyorum şu anda 🙂

Sözlükler de nasibini almışlar, örneğin Ekşi Sözlük’te yemekteyiz başlığına 2241 giriş yapılmış..

Aslında bu programın böylesine tutulmasında utanılacak, sıkılacak bir durum olduğunu da sanmıyorum. Programın kendince, belirli bir kalitesi var. Herkesin birbirine saygısızca sataşması pek hoş olmazsa da en azından pratik bilgiler sunuyor insana. Hatta çoğu kişinin elinde bloknot, notlar aldığını kafamda kurabiliyorum. En azından ben bile, açılmayan bir kavanozun pratikçe nasıl açılabileceğini veya domateslerin kaynar suda nasıl soyulabileceğini yemekteyiz izlerken öğrendim.

Ayrıca programın İstanbul ile sınırlı kalmaması Adana ve Trabzon bölümlerinin çekilmesi ve daha farklı illerde bölümlerin çekilecek olması da yurdum yemek kültürünün sergilenmesi açısından yararlı olur inancındayım.

Sözün özü, yemekteyiz Türkiye’nin koşullarına uygun bir formatmış. Bunu ilk keşfeden SHOW TV olmuş ki, bir iç yapımı olarak böylesine az masraflar yaparak böylesine büyük paralar kazanmasını bildi.

Türev: Aşkın, Sadakatin Türevi…

Ne zamandır film tanıtmıyordum, izlemediğimden değil bu: sadece son zamanlarda iyi filmler rastgelmedi. Ben yazmak istiyorum ama sinemaya ve hayata dair satırlar…

Filmimizin adı Türev. Ben uzun zaman önce izledim, hatırlamadığım şeyler olabilir bu sebepten. Ama hatırladıklarım nispeten daha fazla, güzellikler hatırlıyorum bolca… Hayattan enstantaneler, hatta hayattan gerçekler hatırlıyorum… Gülçin Santırçıoğlu‘nun o mükemmel güzelliğini, beni nasıl da etkilediğini hatırlıyorum…

Filmin konusunu da hatırlıyorum tabii: Güzel bir kız, ki bu güzeli Gülçin Santırçığlu canlandırıyor, erkek arkadaşının sadakatinden kuşkulanır ve derin derin güven sorunları yaşanmaya başlar. Bu noktada akar film makimasında “insan”ın anlatılması, insan… Genç ve güzel kız, erkek arkadaşının onu aldatıp aldatmayacağını anlamak için en yakın arkadaşından erkek arkadaşını tahrik etmesini ister. Bu noktada tüm kıskançlıklar, tüm tutkular ve özellikle tüm o güzel duygular sarar filmi… İzleriz insanı, sadık olup olmadığını, hayatta tek eşli kalıp kalamadığını… En önemlisi sevgiliye verilen sözlerin önemini, belki de önemsizliğini….

İnsan çok güçlü değil, bunu görüyoruz Türev’de… Bazı şeyleri zorlamamak, birilerinin sınırlarını sarsmamak gerekiyor. Çünkü o aradığımız sadık erkek ya da kız her zaman çok uzağımızda ve hiçbir insan sizlerin veya benim “bir tanem” olacak kadar yüce değil. İnsan kusurlu, insan eksik bu noktada… Biz olmasaydık başkası olacaktı o çok sevdiğimiz insanın yanında, belki o gece babamızın mesaisi uzasaydı biz olmayacaktık ve bir başkası sarılacaktı yarin o güzel kollarına… Biz olmasaydık başkası olacaktı, işte bu sebepten zorlamamalı…

Ama ben de zorlamak istiyorum, emin olmak istiyorum… Onun sadık olduğunu görmek, bensiz yalnız başına kalacağına inanmak istiyorum… Çok şey istiyorum ama, insanım ve her insan gibi çok şey isteyip insanı tanımamazlıktan geliyorum…

Kirlenen Türkçe

 
Nedendir bilmiyorum? Son zamanlarda yabancı sözcüklerle sık sık karşılaşır oldum. Her gün dolaştığım sokakların bir Türk sokağı olduğunu algılamakta artık güçlük çekiyorum. Mağazaların isimleri, ürünlerin üzerlerindekiler tamamen yabancı geliyor bana. Haber bültenlerini, köşe yazarlarını algılamak için yanımda küçük el sözlükleri taşıyacağım günler ufukta görülüyor gibi. Bunları abartıyor muyum acaba? Türkiye’nin önde gelen gazetelerinin birisinin genel yayın yönetmeni “Gazeteler bir eğlence aracı haline gelmiştir.” derken maalesef “eğlence” kelimesini “entertainment” kelimesini birçok kez tekrarladıktan sonra telaffuz ediyor. Neden? Yoksa kullandığı kelimelerin Türkçelerini hatırlamakta zorluk mu çekiyor!? Sokakların, sohbetlerin ve insanların bana yabancı kokmasının nedenini medyaya bağladım diyelim. Peki ya, neden medya Türkçe var iken yabancı dilleri kullanmak arzusunda? Bunun nedeni de maalesef sokakta dolaşan, benimle sohbet eden, okuduğum gazetede yazan, izlediğim televizyonda program yapan insanlar; yani kocaman bir toplum: Son yüzyıllarda batının olanı üstün saymaya, ciddiye almaya başlayan, Türkçeyi yabancı diller sınıfında küçük görme gafleti içerisinde olan ve benim de mensubu olduğum bir toplum. Bundan dolayı yabancı adlı, Türk mağazaları rağbet görmekte; arz ve talep dolayısıyla da yavaş yavaş mağazaların adları bana daha fazla yabancılaşmakta. İnsanlar sohbetlerinde yabancı kelimeleri kullanmayı üstünlük sayarak sık sık yabancı kelimeleri kullanmakta. Öğrenciler gördükleri yarım yamalak yabancı dil derslerinde öğrendikleri yabancı sözcükleri sohbetlerine katmakta, bunun nedeni de yabancı kelime kullanmayı üstün sayan zihniyettir. Bilim adamlarımız dahi halkla iletişim kurarken yabancı terim kullanma hastalığından kurtulamamaktadır. Anlattıkları meseleyi zaten zorlanarak anlayan bizler, araya bir de yabancı kelimeler girdiğinde konudan tamamen kopuyoruz. Korkarım “Ağır ol molla sansınlar” sözü yerini “Yabancı dille konuş bilgili sansınlar” sözüne bırakmıştır. Aileler çocuklarının yabancı dil öğrenmeleri için çabalar göstermekte; çocuklarını kurslara göndermekte, özel dersler aldırmaktadırlar. Bunu yavaş yavaş her sokağa yayılan yabancı dil dershaneleri somut şekilde gösteriyor. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine arttığı görülmeyen yabancı dil kursları; maalesef ülkemde anaokullarına kadar inmiştir. Yedi yaş öncesi çocukları önceleri, “Bir, iki, üç…” diye sayarken artık bunun yanında “One, two, three…” diye saymaya başlayan bir toplumun mensubuyum. Peki, bunun ne zararı var? Yabancı dil bilmenin ne zararı var diyenleriniz elbette vardır, olmalıdır. Yabancı dil öğrenmenin kimseye bir zararı olmayacaktır; fakat yabancı dil öğrenmek ana dil tamamen öğrenilmeden yapılmamalıdır. Bunun aksini, bu gün görüldüğü gibi çok acı olur. Yeni nesiller yabancı dille ana dilleri arasındaki farkların ayrımını yapamazlar.
Sizce neden evrenselleşen bir dünyada; milletlerin, dinlerin, dillerin bir yapılmaya çalışıldığı bir dönemde “Türkçe kirleniyor!” diye haykırıyorum? Bayanlar baylar, ben de en az sizin kadar ırkçılığın, din üzerine kurulu katliamların ve birbirini anlayamayan milyarca insanın yaşadığı dünyanın bir mensubu olmaktan haz duymuyorum. Fakat birileri bunun böyle olmaması gerektiğini söylerken; birleşim noktasına kendi değerlerini koymaya çalışıyorlar. Tüm insanlık kendi dinlerini, kendi dillerini, kendi değerlerini benimsesin istiyorlar. Bence bu bir kültür kıyımıdır; fakat bunu anlamayan milletler evrensel olduklarını sanıp kendi dillerini, kendi kültürlerini öğrenmeyerek emperyalist dünyanın başındakilere benzemeye çalışıyorlar. Ne mi oluyor? İki tabure arasında kalıyorlar. Bir bakıma her ikisinde de oturamıyorlar. Her an düşüp yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar. Ben herkesin ortak bir dili konuştuğu, ortak insani değerlerin taşıdığı, atalarından dolayı hor görülmeyen insanların olduğu bir dünyada barış içinde yaşmak istiyorum; fakat bu dünyanın herkesin İngilizce konuştuğu, sadece Amerikalıların ve Avrupalıların insan sayıldığı ve insanların değerlerinin atalarıyla belirlendiği bir dünyayla karıştırılmasını istemiyorum.

Zozo: Savaş Bir Çocuğa Yakışmaz!

Öylesine plansız, programsız; neler gelmiş neler gitmiş diye film satan her zamanki mekanıma gittim. Klasik diyalogların ardından yeni neler gelmiş, neler gitmiş bakmaya başladım. Doğru düzgün birşeyler bulamayınca da arda kalan sayfalara tekrar göz atmak istedim ve Zozo ile karşılaştım. Film hakkında herhangi bir bilgim olmadığı için filmin kutusunun üzerindeki yazılara yumuldum uzunca bir süre. Sonra filmden anladığını düşündüğüm, ama şimdi anlamadığını bildiğim satıcıya sordum filmi; “Klasik bir savaş filmi işte” yorumunu aldım. Eve gelip bilgisayarımın başına kurulunca Zozo’nun klasik bir savaş filmi olmadıını, mükemmel denilebilecek bir film olduğunu gördüm…

Film Lübnan’dan İsviçre’ye kadar uzanan güzel bir öyküye sahip. Oyuncuları da bir o kadar iyi, özellikle Zozo karakterini canlandıran Imad Creidi’ye aşık oldum diyebilirim. Bir çocuk bu kadar mı şirin olur, rolünü bu kadar mı iyi oynar?

Film savaşın acısını gözler önüne seriyor. Savaşın insan hayatından neleri aldığını, insan hayatında ne kadar var olduğunu gösteriyor bizlere… Nitekim Zozo da Lüban’ın o iğreti savaş havasından kurtulup İsviçre’de yaşamaya başlayınca yeni bir savaşın içine giriyor. Onlardan olmadığı için dışlanıyor, dayak yiyor; diliyle alay ediliyor, bir an önce yerel dili öğrenmesi dikte ediliyor. Burada görüyoruz ki insan her zaman anlamsız savaşlar içine düşüyor, savaşların içerisinden kurtulamıyor…

Filmin bana çok önemli bir kazanımı da Arapça oldu, Arapçayı bu güne kadar Arapça nedir bilmez hocalardan, hırıltılarla dinlediğimiz için Arapçanın ne kadar güzel bir dil olduğunu fark edememişim. Filmde Arapçanın aslında kulağa ne kadar da hoş gelebildiğini gördüm. Tüm bunlar ve çok daha fazlası için filmin senaristi ve yönetmeni olan Josef Fares’e de bir teşekkür borçuluyum, hayatımda güzel bir film izleme imkanı sağladığınız için teşekkürler Josef Fares.

Sözün özü bu filmi izlemeden ölmeyin. Gerçekten kaliteli bir uluslararası yapım. Sadece filmin müzikleri için bile bu film alınır ve izlenir…