Arşiv 2008/06/28

Dünya Kocaman Bir Hikaye, Bizler ise Birer Kurban…

Ece Temelkuran yazmış, Ağrı’nın Derinliği‘nde: “Dünya kocaman bir hikayedir. O hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran.”

Hepimiz bu hikayede bir rol kapma telaşındayız ve hatta birileri bizlere roller verme telaşında…

Kimimiz Türk oluyoruz hikaye içerisinde, kimimiz Ermeni ya da Kürt…

Sonradan hikayeye göre yaşıyoruz hayatlarımızı…

Bir zamanlar insanların yazdığı o hikaye, bugün insanların hayatlarını yazıyor… Eğer hikaye içerisindeki Ermeni isek hayatı ve Türkleri 1915 çerçevesinden görüyoruz, yok eğer hikaye içerisindeki Türk isek hayata ve Rumlara “Düşman Rum” çerçevesinden bakabiliyoruz yalnızca.

Bu hikayenin bir parçası olmak ve bu hikayeyi değiştirmeye kalkmak ise çok büyük acılar yaşatabiliyor insana. Ece Temelkuran‘a bırakıyorum sözü:

Çünkü dedim ya, dünya büyük bir hikaye. Size anlatılmış bir hikaye. Bir dua gibi ezberliyoruz onu hepimiz. Tıpkı anlamadan okuduğumuz dualar gibi, ayıklamadan… Çünkü… Bilirsiniz duaları değiştirenlere ne yaparlar. Bütün dualardan mahrum bırakılır ölüleri… Belki ölülerin canını acıtmaz bu, ama geride kalanlar anlar öte tarafa tek başına gideceklerini. Dünya böyle korkutur insanı; duaları, hikayeleri diğiştirirse yalnız öleceğini belleterek.

Bugün hepimiz öyle ya da böyle bir hikayenin parçalarıyız. Bu hikayelere ailelerimiz, toplumumuz ve en sistemli şekilde devletimiz tarafından dahil edildik…

Sırf bu hikayedeki bir karakteriz diye dünyada yüzlerini bile bilmediğimiz milyonlarca düşmanımız olduğuna inandık.

Evet, onlar da inandılar.. Onlar da sayıyorlar bizi “en büyük düşman”.. Ama düşünce bir, aklı selim, insan anlıyor tüm bu hikayelerin dostuk ve kardeşlik yanında önemsiz olduğunu.. İnsan sarılmak istiyor, bunca yıldır “en büyük düşman” bildiği ama onunla aynı topraklara aynı kültüre ait olduğunu bilmediği insanlara; bir Ermeni’ye ya da bir Rum’a..

Tarih Yeniden Yazılırken: Saddam Hüseyin

Geçen gün D&R’da kitaplara göz gezdirirken tanıdık isimler gözüme çarptı: Ferhat Pirinçci ve Veysel Ayhan. Ferhat Pirinçci, Uluslararası İlişkiler dersini aldığım Prof. Dr. Tayyar Arı‘nın asistanı. Tayyar Arı’nın uygun olmadığı zamanlarda dersi kendisiyle işledik, yeri geldi konular hakkında tartıştık. Veysel Ayhan da yine okulumuz (Uludağ Üniversitesi) hocası…

Kitap hocamın olunca haliyle aldım ve Bursa-Ankara yolu boyunca neredeyse çoğunu okudum. Oldukça akıcı ve daha da önemlisi bilgilendirici bir kitap. Saddam Hüseyin, Baas ve Irak’ın temel dinamikleri hakkında pek çok bilgi içeriyor. 1914’lerden başlayan kitap, günümüz ABD işgaline kadar olan süreci bir roman tadında ama akademik bir alt yapıyla okuyucuya sunuyor.

Kitap içerisinde pek çok çarpıcı bilgi de mevcut. Kitabı okuyana kadar Baas’ın ideolojisi hakkında, açıkçası, çok da derinlemesine bir bilgim yoktu. Okuduktan sonra, görüm ki Baas doğrusuyla yanlışıyla bir aydınlanmayı “kendince” hedef edinmiş. Yaptığı pek çok uygulama, oldukça kısmi de olsa, bana Cumhuriyet aydınlanmasını ve Atatürk inkılaplarını anımsattı… Kitaptaki şu satırlar bu noktada oldukça önemli:

“(Baas) Başka bir deyişle, toplumun Marksist ilkeler çerçevesinde Sovyet tipi örgütlenmesinden ziyade, tarım, kültür, eğitim, yazı.. vb. alanlarda yapılacak inkılaplarla dönüştürülmesini öngörmekteydi. Ayrıca seküler karakteri ağır basan bir Arap milliyetçiliği ideolojisi savunulmaktaydı.” … “Partinin, Arap milliyetçiliği ve ilerlemeci söylemler üzerine kurulması ve en önemlisi de laik bir yönetimi benimsemesi Saddam için önemliydi.” … “Baas, 1968’den sonra yürüttüğü programla, kitlelere kendi ideolojisini benimsetmeye çalışmış, din bilginlerinin toplum üzerindeki etkisini doğrudan kırmaya yönelmiş, eğitim alanında dini okullar kapatılırken, bunların yerini Baas ideolojisinin yaygınlaştırılmasına dönük yeni okullar almış ve bu çerçevede zorunlu eğitim kampanyaları başlatılmıştır.” … “Farklı yöntemlerle de olsa ülkesinde yüzbinlerce kişinin okur-yazar olmasını sağlayan Saddam’a bu kampanya nedeniyle UNESCO tarafından ödül bile verilmiştir.”

Elbette bunlar kısmi benzerlikler, Baas oldukça insanın canını yakmış ve hatta on binlerce insanın canını almış bir parti. Genel anlamda bizimle kıyaslanamaz bile.. Yaptığım sadece eğitim alanındanki atılımlardaki benzerlikleri göstermek. Ki bu noktada bile farklar mavcut, mesela Saddam’ın okuma yazma kursalarına katılıp da okuma yazma öğrenemeyenlere 3 yıl hapis cezası vermesi aramızdaki farkı ortaya koymaya yetiyor..

Kitap içerisinde bloga konu olabilecek daha pek çok nokta var, hepsini paylaşırsam sonrasında Ferhat hocayla sorun yaşayabilirim 🙂 Bu noktada kitabı almanızı öneriririm, bugün Irak’ta yaşanan olayların temellerini görme şansını kitabı okuyarak yakalayabilirsiniz.. Ya da benim gibi bir Irak noktasında bilgi eksiğiniz varsa, kitaptaki bilgiler sizi oldukça şaşırtabilir..

Bir Türk Filozofu: Celal Yalınız (Sakallı Celal)

Düşünen adam noktasında pek de bereketli sayılmaz Anadolu. Ne yazık ki, bu topraklardan az çıkıyor doğru düzgün düşünen adamlar.

Zaten bizler de pek meraklı değiliz düşünen, yazan, çizen adamlara. Anadolu’nun bizlere sunduğu o güzel insanların pek çoğunu tanıma gereği bile duymuyoruz.

Hatta Cemil Meriç‘in dediği gibi; “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

Ancak, arada bir, karşımıza eski bir derginin sararmış yapraklarında çıktıkları zaman lütfedip ne yapmış, ne söylemişler öylesine bir bakıyoruz…

Geçen aylarda, yukarıda özetlediğim şekilde, değerli bir isimle karşılaştım: Celal Yalınız, nam-ı diğer Sakallı Celal.

Ciddiye alınması gereken bir filozof, önemli bir düşünür. Pek çok sözü var, hala kullanılan. Öylesine derinler ki, her birinin üzerine onlarca sayfa yazı yazılabilir.

“Türkiye durmaksizin Dogu’ya giden bir gemidir, bazilari bu geminin güvertesinde Batı’ya dogru kosarak Batı’ya gittiklerini sanirlar.” ya da “Tanzimat ilan ettik, olmadı. Meşrutiyet ilan ettik, olmadı. Cumhuriyet ilan ettik, olmadı. Yahu biraz da ciddiyet ilan etsek!!” gibi sözleri buna örnek olabilir.

Ayrıca daha önce benim de Şemsttin Sami noktasında yazdığım gibi hiçbir Türkçünün ya da Türkçecinin Türk olmamasını çok güzel ve iğneliyici diliyle ortya koyuyor Celal Yalınız: “Hiçbir yoğurtçunun yoğurt olduğu görülmediği gibi, hiçbir Türkçünün de Türk olduğu görülmemiştir.

Ayrıca okunup, araştırılası; ilginç ve özellikle de dersler çıkartılası bir hayat da yaşamış. Hayatına entelektüel hayatımızın en güçlü isimlerini dahil etmiş.

Örneğin Nazım Hikmet on beş, on altı yaşlarındayken elinde Baudelaride, hem okuyor hem yürüyor. Bu sırada karşıdan gelen Celal Yanız, “Okuduğun o kitap ne senin?” diyor. Nazım Hikmet, kitabı gösteriyor. Celal Yalınız, önce kitaba, sonra Nazım Hikmet‘ bakıyor ve şöyle söylüyor: “Sen büyük adam olursun oğlum!

Celal Yalınız‘ın önemli bir diğer özelliği ise Mustafa Kemal‘e olan sevgisi. Sakallı Celal üzerinde silahla yakalandığı bir gün, polis neden silah taşıdığını sormuş. Cevabı önemli: “Gazi Paşa ve Cumhuriyet’i korumak için!”