Arşiv 2007/07/30

Uğur Yücel ve Türkan Şoray’dan Güzel Bir Film: Hayatımın Kadınısın

Uğur Yücel‘in yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenip aynı zamanda esas oğlan karakterinli canlandırdığı, bize ait ve bizden olan izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. “Ev kadınları, arabeskçiler, müzik severlerin, foto roman sevenlerin, melodram sevenlerin gözleri yaşlı ama gülümseyen yüzlerini hayal ettim bazı sahnelerde.“diyor Uğur Yücel
Hayatımın Kadınısın, Asuman ve Tayfur’un önüne geçilemez, büyük aşk hikayelerinin filmi. Daha doğrusu benim subjektif fikrim bu aşkın Asuman’dan çok Tayfur’a ait olduğu. Aşık Veysel misali Tayfurun aşkı olmasa Asuman’dan birşey olacağı yok filmde.
Filmin bir diğer dikkat çeken noktası da insanın damarından girmesi! Nasıl mı? Tayfur’un ağazından dökülen şu sözler kimi sarsmaz? “Hayat esrarengiz ve biz hep firardayız kendimizden.” Gerçekten de öyle değil miyiz, hangimiz demir atabildik kendi denizimizde? Hangimiz kendimizi başkalarından fazla düşündük, masaya yatırıp yargıladık?
Filmde insana ve hayata dair pek çok enstantane mevcut. Aşkı, acıyı, aile içi şiddeti ve her türlü sömürüyü, dostluğu, düşmanlığı, hayatta nerede olduğunun değil nerede olacağının önemini; kısaca hayatın güzelliklerini ve iğrençliklerini bir arada görmek mümkün. Kimi yerde içinizi ferahlatan, kimi yerde de üstünüze fazlasıyla baskı yapan ağır sahneler var filmde.
Ayrıca filmin VCD veya DVD’sini almanıza dahi sebep olabilecek, mükemmel sözler serpiştirilmiş filmin üzerine. Geçip giden zaman veya gelmeyen sevgili bundan güzel nasıl anlatılabilir: “Geldi geliyor derken geçti gidiyor mevsimler demiş; ben de tam geliyor dedim hayatımın kadını, o gitti, gitti…
Sözün kısası, izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. Bir an önce biryerlerden edinmenizi ve bu tadı almanızı önerirken yazımı Uğur Yücel‘in filmi hakkındaki yorumuyla bitiriyorum: “Bu filmi seyirciler için yazdım. Gerçeğin romantizmini görüyorum resimlerde. Özlem ve göndermeler var eskilere, ama bu günün dilini konuşan, mahallemizdeki insanlar bunlar. Severek yazdım her insanı. Hepsi kırık kalpler…

İnsanın Tüketerek “Var” Olması

İnsanlar ister istemez kendi farklılıklarını ortaya koymak, diğer insanlardan farklı olduğunu sergilemek ihtiyacı duyuyor. Bunu en fazla ergenlik dönemi içerisinde gözlemleyebiliyoruz. Genç, toplumdan farklı olduğunu sergileme telaşına düşüyor ve çoğu zaman farkında olmadan komik durumlara düşüyor. Ben buna sürüden olmamaya çalışanlar sürüsüne ait olmak diyorum. Ne yazık ki bu zinciri kırabilen, gerçekten farkını ve kendisini ortaya koyabilen insan sayısı oldukça az.

Bu noktada dikkatimi çeken asıl mevzu; insanın kendini tükettikleriyle ortaya koyma çabası!? İnsan neden üreterek farkını ortaya koymaz ki? Bu gün, “ben farklıyım” edasıyla sokaklarda sürüklenen, aslında diğerlerinden hiçbir farkı olmayan milyonlarca genç var. Ayaklarında Converse veya Dexter, üzerlerinde kot ve t-shit’leriyle ve aslında hiçbir fark ortaya koyamadıklarının bilinçsizliğiyle sokaklarımızı dolduran bu simalarına kızmak elimizde değil. Neden mi? Çünkü insanımıza üretmeyi öğretemedik ve insanımız da tükterek var olma savaşı veriyor: ancak türkkettikleriyle ben buradayım diyebiliyor. Bu durum o kadar vahim bir hal aldı ki kişiliğini Burger King’te yediği hamburgerin çeşidiyle ortaya koymaya çalışan bir gençlik türedi…

Oysa olması gerken bu gün olanlardan çok daha farklı. İnsanımıza üreterek de var olunabileceğini anlatmalıydık. Anlatmakla da kalmamalı insanımızı ürettiği için hapishaneler yerine köşklerde otutturtmalıydık. Biz bunların hiç birini yapmadık ve bu gün ekmediğimiz tarlayı biçme telaşındayız…

Nietzsche Ağladığında ve Irvin D. Yalom

Kitaplığımın raflarına usulca göz gezdiriyorum. Kitaplıktaki her bir kitap, kısacık da olsa beni çok farklı yerlere götürüyor. Parmaklarım “Adı Aylin“in üzerinden geçerken kendimi Amerika’da buluyor, “Silahlara Veda“da ise Avrupa’da kanlı bir savaşın ortasında…
Her kitap farklı imgelerle yüklü, her birinde farklı düşünceler, teneffüs edilmesi gereken farklı bir hava mevcut.
Parmaklarım bu tozlu kitapların teker teker üzerinden geçip kirlenirken sonunda Irvin D. Yalom‘um mükemmel eseri “Nietzsche Ağladığında“nın üzerinde duruyor. Ne zamandır elime almadığımdan olacak bolca tozlu kitap, güzelce üflüyorum; tozlar diğer kitapların üzerine savruluyor…
***
Elime kalem almadan kitap okuyamam, mutlaka bir masada oturmalı ve esaslı satırların altlarını çizmeliyim. Sanki altı çizilmemiş satırlar unutulmaya mahkum, kendimce onları unutulmaz kıldığımı düşünüyorum. Ayrıca bu takıntım kitap tanıtımı yaparken de işime yarıyor, okurlara kitaptan düzgün satırlar sunabiliyorum.
Nietzsche Ağladığında mutlaka okunması gereken, mükemmel bir kitap. Sizinle paylaşmak istediğim o kadar güzel satırlar var ki; hepsini burada paylaşırsam kitabın yayıncısıyla tehlif sorunu yaşayabilirim. Her bir satırında farklı bir düşünceyle, hayata açılan farklı bir pencereyle karşılaşmanız fazlasıyla olası. İçerisinde bu kadar bilgi ve düşünceyi barındırıp, bunu çok güzel bir şekilde romanlaştıran yazarların sayısı çok değil, bu noktada Irvin D. Yalom‘un da hakkını vermek lazım.
***
Kitap ünlü filozof Friedrich Nietzsche‘nin bir psikologla yaşadığı tedavi deneyimini bizlere sunuyor. Kitapta Nietzsche hakkında da pek çok bilgi edinmeniz olası. Felsefesi ve görüşleri kitabın satırlarına o kadar güzel serpilmiş ki, sanki karşınızda Nietzsche durmuş da size nutuk çekiyor sanıyorsunuz. Nietzsche sizi her zaman olduğu gibi çarpıyor, nasıl mı? İsterseniz kitaptan cımbızlanmış şu satırlara bir göz atın…

“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!” Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”

 

“Bir de Nietzsche’nin söylemeye cesaret ettiği o sözler! Bir düşünün! Ümidin en büyük kötülük olduğunu söylemesi! Tanrı öldü demesi! Hakikat, onsuz yaşayamayacağımız bir yanlıştır demesi! Hakikatin düşmanı yalanlar değil, inançlar demesi! Ölümün son iyiliğinin bir daha ölünmeyecek olmasıdır demesi! Doktorların, insanların kendini ölümlerini ellerinden almaya hakları olmadığını söylemesi! Kötücül düşünceler! Bu fikirlerin her birinde de Nietzsche’ye itiraz etmişti. Ama bunlar sahte itirazlardı; kalbinin ta derinlerinde biliyordu ki Nietzsche haklıydı.”

Bu güzel kitabı ölmeden okunması gereken kitaplar listenize eklemeniz umuduyla…

Zozo: Savaş Bir Çocuğa Yakışmaz!

Öylesine plansız, programsız; neler gelmiş neler gitmiş diye film satan her zamanki mekanıma gittim. Klasik diyalogların ardından yeni neler gelmiş, neler gitmiş bakmaya başladım. Doğru düzgün birşeyler bulamayınca da arda kalan sayfalara tekrar göz atmak istedim ve Zozo ile karşılaştım. Film hakkında herhangi bir bilgim olmadığı için filmin kutusunun üzerindeki yazılara yumuldum uzunca bir süre. Sonra filmden anladığını düşündüğüm, ama şimdi anlamadığını bildiğim satıcıya sordum filmi; “Klasik bir savaş filmi işte” yorumunu aldım. Eve gelip bilgisayarımın başına kurulunca Zozo’nun klasik bir savaş filmi olmadıını, mükemmel denilebilecek bir film olduğunu gördüm…

Film Lübnan’dan İsviçre’ye kadar uzanan güzel bir öyküye sahip. Oyuncuları da bir o kadar iyi, özellikle Zozo karakterini canlandıran Imad Creidi’ye aşık oldum diyebilirim. Bir çocuk bu kadar mı şirin olur, rolünü bu kadar mı iyi oynar?

Film savaşın acısını gözler önüne seriyor. Savaşın insan hayatından neleri aldığını, insan hayatında ne kadar var olduğunu gösteriyor bizlere… Nitekim Zozo da Lüban’ın o iğreti savaş havasından kurtulup İsviçre’de yaşamaya başlayınca yeni bir savaşın içine giriyor. Onlardan olmadığı için dışlanıyor, dayak yiyor; diliyle alay ediliyor, bir an önce yerel dili öğrenmesi dikte ediliyor. Burada görüyoruz ki insan her zaman anlamsız savaşlar içine düşüyor, savaşların içerisinden kurtulamıyor…

Filmin bana çok önemli bir kazanımı da Arapça oldu, Arapçayı bu güne kadar Arapça nedir bilmez hocalardan, hırıltılarla dinlediğimiz için Arapçanın ne kadar güzel bir dil olduğunu fark edememişim. Filmde Arapçanın aslında kulağa ne kadar da hoş gelebildiğini gördüm. Tüm bunlar ve çok daha fazlası için filmin senaristi ve yönetmeni olan Josef Fares’e de bir teşekkür borçuluyum, hayatımda güzel bir film izleme imkanı sağladığınız için teşekkürler Josef Fares.

Sözün özü bu filmi izlemeden ölmeyin. Gerçekten kaliteli bir uluslararası yapım. Sadece filmin müzikleri için bile bu film alınır ve izlenir…

Ücretsiz E-Kitap Cenneti: Alt Kitap

Yaklaşık dört beş yıl öncesinde tanıştım Altkitap‘la. İnternette aşıracak korsan kitap arayışında olan ben, yazarların karşılık beklemeden eserlerini paylaştıkları bu projenin içine düşünce kendimi cennette sanmıştım o zamanlar. Tanıştığımız ilk günden bu güne de hala bu cennetin meyvelerini yemekle meşgulüm.
Bir bahçe düşledik, birlikte biçimlendirmek istedik” sloganıyla yayın hayatına başlayan http://www.altkitap.com tam bir kültür yuvası. Öyle ki Doğan Pazarlıkçı‘nın “Bir Hasta Yakının Hastane Günlüğü“nü okurken hastanede geçmiş yılları yaşıyor, Pınar Türen‘in “Denedim“ini okurken denemenin ve düşüncenin tadını alıyorsunuz. Yekta Kopan‘ın “Daha Önce Tanışmış mıydık?” kitabıyla öykü okumanın keyfine varıyor, Turan Parlak‘ın “Sen Daha Çocuksun” romanıyla yakın tarihimize bir gencin hayatından bakıyorsunuz…
Eserleriyle katkıda bulunan yazarları ve eserlerini saymakla bitiremeyeceğim için siteye girip bir göz atmanızı öneririm.
Sadece ücretsiz bir üyelik karşılığında bu kadar içeriğe ulaşabileceğiniz pek de fazla poroje mevcut değil ne yazık ki. Gönül bu tür projelerin artmasından yana. Gelecek on yıllarda bu günleri, edebiyat tarihinde anarlarken Altkitap gibi projeleri de göz ardı etmeyeceklerine inanıyorum. İnsanların bilgiye bedel ödemen ulaşmasını sağlama inceliğini gösterdiği için altkitap’a emeği geçen herkesi kutluyorum.
Altkitap edebiyatımızın içinde güzel bir noktada ve hala edebiyatımıza hizmet etmekte: Geride bıraktığımız 2006 senesinde seçici kurulu Adnan Kurt, Ayfer Tunç, Murat Gülsoy ve Yekta Kopan‘dan oluşan “Altkitap 2006 Öykü Ödülü” verildi. Feryal TilmaçTrilobis” adlı öyküsüyle birincilik ödülünü almaya hak kazandı.
Uzun sözün kısası, http://www.altkitap.com adresine bir uğrayın derim. Eminim bu adreste kaybedeceğiniz zamandan çok daha değerli şeyler kazanacaksınız!

Bloglarda Kopyala/Yapıştır Salgını!

Bloglar insanaların kendisine ait olanı, düşüncelerini veya eserlerini paylaşmaları için büyük bir imkan sağladı; insanımız artık düşüncelerini rahatlıkla paylaşacak bir ortama kavuştu derken bloglarımız amansız bir salgın sonucu foknksiyonlarını büyük oranda yitirdi.

Diogenes’in gündüz vakti fenerle insan aması gibi bizler de blog gibi blog arayışındayız. Kopyala/Yapıştır mantığı o kadar egemen hale gelmiş ki sanki her blog birbirinin tıpkısı.

Bu noktada sosyal ve kültürel saptamalar da yapmak mümkün. Öncelikle karşımızda duran bu kopyala/yapıştır durumu; insanımızın hala yeteri kadar düşünemediğini, ortaya birşeyler koymakta zorlandığını gözler önüne seriyor. Bu kadar güzel ve zengin bir coğrafyada insanımızın düşünsel dünyasının böylesine vasat ve fakir olması, bilinçli her yurttaşı kaygılandırmalıdır. Bu durum Türkiye’nin hukukundan tutalım da yönetimine kadar her kademede aleyhimize işlemektedir: bir şeyleri hazır olarak alıp kanıksamaya öylesine alışmışız ki bizde bize ait olan birşey kalmamış…

Şükür ki atalarımız bizden daha güzel şeyler ortaya çıkartabilmişler. Zamanında ne güzel söylemişler; ne ekersen onu biçersin, diye. Gerçekten de öyle; bu gün dün ektiklerimizi biçiyoruz, hatta birşey ekemediğimiz için koca tarlada biçecek ot arıyoruz. Türkiye’de kitap okuma oranı yalnızca %4.5! Japonya’da bir yılda 4 milyar 200 milyon litap basılırken, Türkiye’de bu sayı 23 milyon 386. Yani Türkiye’de bir yılda basılan kitai, Japonya’da neredeyse bir günde basılıyor.

İşin daha tuhaf tarafı ilerleyeceğimize geriliyoruz, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ivme gün geçtikçe düşüyor. Ne yazık ki o zamanlar binbir zorluklar içerisinde yaptıklarımızı, bu gün oldukça geniş imkanlar içerisinde olmamıza rağmen yapamıyoruz. Türkiye’de üniversite bitirenlerin sayısı son yıllarda on dört kat arttığı halde, kitap okuyanların sayısı 1965 yılındaki oranın onda birine geriledi! Yani nicelik olarak ilerliyor görünsek de nitelik konusunda oldukça gerilediğimiz ortaya çıkıyor.

Bu tablolar önümüzde serilmiş dururken, bloglarda neden kopyala/yapıştır salgını başladı demek abes kaçıyor, doğruusu. Atalarımızın dediği gibi ne ektiysek onu biçiyoruz/biçemiyoruz! Cumhuriyetin başlarında ulu önderin ve çevresindekilerin o zor koşullarda yakaladıkları ivmeyi aşmak bir yana muhafaza dahi edememişiz.

Aslında bu noktada insanımızı suçlamak da bir yanılgı; insanımızı okuyor yazıyor diye hapishanelerde işkence odalarında çürütenlerde, büyük değerlerimize anadolu topraklarını yasak edenlerde de suç aramalıyız…

Elif Şafak’tan “Baba ve Piç”

Her adımda daha da ağırlaşan çantam sırtımda, okulun tüm yorgunluğu bedenime sinmiş, yürüyordum caddede. Akşamüzeri kaldırıma kurulan korsan CD ve kitap tezgahlarına da göz gezdirerek her zaman kitap aldığım kitap sergisine yöneldim. Yeni ne diyerek göz gezdirirken bir anne oğul geldiler, anladığım kadarıyla çocuğa öğretmeni Atatürk hakkında bir kitap okuma ve özet çıkartma ödevi vermiş. Zamanın reklam bombalarından nasiplenmiş olsa gerek çocuğun annesi “Şu Çılgın Türkler“i kaptı yerden. Uzunca bir süre evirdi çevirdi, sayfalarını kontrol etti, sonunda 5 YTL çıkarttı verdi. O sırada çocuk, hafif bir muziplikle “Baba ve Piç” diye bağırdı. Kadın bir an için anlam veremese de nar kırmızısı “Baba ve Piç“i görünce anladı: “Sus oğlum, ayıp!

Elif Şafak‘la tanışmam bu vesileyle oldu. O gün satın alıp, çantama koyduğum kitaplar arasında “Baba ve Piç” de vardı. Daha sonradan kitap mahkemelik olacak, protestolar yaşanacaktı. Kitabı bir çırpıda okuyup bitirdim, kendimden birşeyler bulabildim. Hayatta okunması gereken yüz kitap listesinde belki yer alamayacak olsa da şu hayatta okurken kaybedeceğiniz zamandan fazlasını kazanacağınız bir kitap “Baba ve Piç“.

Elif Şafak, “Bir tarafta mağrur laikçi modernistler konumlanmış. Burunlarından kıl aldırmazlar, tek bir eleştiri yapamazsın. Orduyla devletin yarsı onların arkasında. Öte tarafta muhafazakar gelenekçiler, Osmanlı mazisine hayran, onlar da atalarına laf ettirmez, eleştiri kaldırmaz. Halkla devletin geri kalanı onların arkasında. Ee, bize ne kalıyor?” diye yazarken Türkiyenin sosyolojik yapısını oldukça ortaya koyuyor.

Okuyan, yazan her insanın düştüğü toplumdan uzak olma, kendi olma durumunu “Toplum ile benlik arsında derin bir uçurum, onun üzerinde de sarsak bir asma köprü varsa, umutsuzca ikisini bağlamaya çabalamak yerine, pekâlâ asma köprüyü yakıp Topluma uzaktan veda etmek suretiyle, ebediyen Benliğin tarafında kalabilirsin.” satırlarıyla oldukça iyi açıklıyor…

Türkiye’de sık sık yaşadığımız askeri müdahaleleri ve halkın bu müdahaleler karşısındaki tepkisizliğini “Ordunun yönetime el koymasından daha kötü ne olabilir? Ordunun yönetime el koyduğunu kimsenin iplememesi.” satırlarında oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Kitap içerisinde Türkler ve Ermeniler hakkında farklı bakış açılarını bulabilir, az da olsa bilgi sahibi olabilirsiniz. Mesela ben Ermenilerin burunlarının pek ‘normal ölçülerde’ olmadığını “Baba ve Piç“i okuyarak öğrendim. Platonun her türlü fiziksel teması iğrenç ve rezil bulduğunu ve Elif Şafak‘ın bu noktadaki bakış açısını tebessümle okudum: “Platon her türlü fiziksel teması rezil ve iğrenç kabul eder çünkü Eros’un gerçek gayesinin güzellik olduğunu düşünür. Cinsellikte güzellik yok mu hiç? Platon’a göre hayır. O daha “yüce amaçlar” peşindedir. Bana sorarsan nice düşünür gibi Platon’un da derdi, adamakıllı düzüşmemiş olmasıdır.

Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün ama ben bu kadarının kitabı tanıyabilmeniz için yeterli olacağını düşünüyorum. Kitap hakkında gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da kitabı Aslı Biçen‘in dilimize kazandırmış olması: Kitabın orjinali hatırladığım kadarıyla İngilizce idi.

Ayrıca kitap içerisinde Johnny Cash‘ten pek çok alıntıyı da bulmanız mümkün, sevenlerine duyrulur.