Arşiv 2013/08/31

Hiçbir Penguen Belgeseli Bu Kadar Çok Şey Anlatamazdı

Türkiye, dünya tarihinde bir ilke daha imza attı. Dünya’da ilk kez bir penguen belgeseli, yayınlandığı ülkenin demokrasi ve özgürlük seviyesini gösterdi. Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’un merkezinde yaşananları yayınlamaktan korkan Türk medyası tercihini penguen belgeseli yayınlamakta buldu.

Sözde “gücü özgürlüğünde” olan, kendisini “Türkiye’nin haber kanalı” sanan ve hatta “ilk bilen siz olun” diyebilen Türkiye’nin üç büyük haber kanalı Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm yurda yayılan protesto gösterilerine karşı üç maymunu oynadı. Medya, Türkiye tarihinin en çarpıcı protesto gösterilerini görmedi, duymadı ve sadece sustu!..

Türkiye’deki medya kuruluşlarının yaşan olaylara karışı tutumu ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yurt dışı programının başlamasıyla biraz olsun değişebildi. Artık haberler veriliyordu ancak şimdi de haberlerin ne kadar objektif olduğu tartışmalıydı. Haberleri objektif bulmayanlar da haksız sayılmazdı çünkü kimi medya organları taraflarını hoyratça belli ediyorlardı. Örneğin CNN ve Reuters gibi uluslararası medya kuruluşları Gezi Parkı’nın içerisindeki vatandaşların arasından dünyaya yayın yaparken, Türk medya kuruluşlarının büyük bölümü polisin yanında durmayı ve parkın içinde yaşananları görmezden gelmeyi tercih etti.

Medyanın takındığı bu ve benzeri tavırlara karşı tepkiler öylesine arttı ki binlerce kişi medya kuruluşları önünde protesto gösterileri düzenledi. Penguen maskeleri takıp ellerinde para sallayan insanlar Türkiye’nin “saygın” haber kanallarına “kaç paraysa verelim” diye seslendi. Gerçekleri görmek isteyen milyonlarca televizyon izleyicisinin, milyonlarca gazete okurunun tepkisine karşı istifalar da geldi, özürler de… Ama artık çok geçti, onca yıldır var edilmeye çalışılan güven ilişkisi sadece birkaç günde yerle bir olmuştu.

Sizi bilmem ama ben bir gazeteci olarak bundan böyle, Türkiye’deki çoğu haber kanalına güvenemeyeceğim. Hatta tüm bu yaşananlardan sonra her penguen belgeseli gördüğümde aklıma şu soru gelecek: “Acaba medya şimdi hangi gerçekleri saklıyor?”

Bu soruyu sorduktan sonra ne mi yapacağım? Milyonlarca insanın yaptığı gibi Facebook’a, Twitter’a, Youtuba’a ve bağımsız haber sitelerine bakıp saklanmak istenen gerçekleri öğrenmeye ve çevremdeki insanlarla paylaşmaya çalışacağım…

 

Arap Baharı ve Sosyal Medya

Arap Baharı:

Jeo-stratejik önemi ile petrol ve doğalgaz rezervleri nedeniyle tüm dünyanın ilgi odağı haline gelen bölgelerden birisi ve belki de birincisi Orta Doğu’dur. Orta Doğu bu önemine karşın veya tam da bu nedenle statükoya ulaşamamış ve sürekli konjontür değişimlerine sahne olmuştur. Öyle ki bölgede yaklaşık her 10 yılda bir konjonktür değişmiştir.

1960’lardan itibaren Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Baas partisi etkin hale gelmeye başlamıştır. Arapların yaşadığı ülkelerde örgütlenmeye başlayan Arap Baas partisi, Arap milliyetçiliğini, sekülerliği ve anti-emperyalist karakteri öne çıkartmıştır. Mısır Lideri Nasır’ın bölgesel liderliği yaptığı ideoloji İsrail karşısında alınan mağlubiyetler ve Camp David antlaşması sonrası gözden düşmeye başlamıştır. Bu sırada İran’da İslam devrimi yaşanmış ve bölgedeki seküler iktidarların yıkılabileceği görülmüştür. Bu kırılmayı sırasıyla SSCB’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi, I. Körfez Savaşı, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında yeni konjontür ve bunun getirdiği II. Körfez Savaşı izlemiştir.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da konjonktürün değişmesine neden olan bu olayların ardındansa bugün hala etkilerini gördüğümüz Arap Baharı yaşanmaya başlamıştır. Bu, bölgedeki en radikal konjonktür değişimine neden olacak süreç olarak da değerlendirilmektedir.

Arap Baharı genel olarak Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bugüne kadar “demir yumruk”la yönetilen birçok ülkede yaşanan ve Aralık 2010’dan günümüze süren halk hareketleri olarak değerlendirilmektedir. Tarihte her önemli gelişmenin sembolik bir başlangıç noktası vardır. Bazılarının Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi için “tektonik” bir değişime neden olduğunu iddia ettiği Arap Baharı 17 Aralık 2010 tarihinde Tunuslu Muhammed Buazizi’nin kendini yakması ile başlatılmakla birlikte; bölge uzmanları ve siyaset bilimciler, zaten uzun süredir bölgede halkların huzursuzluğu, biriken gerilim ve rejimlerin gittikçe artan meşruiyet sorunlarına dikkat çekmektedirler.[1]

İç dinamiklerin yanı sıra dış dinamiklerin de etkili olduğu, pek çoklarınca kabul edilen süreçte Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde Muammer Kaddafi, Hüsnü Mübarek gibi “değişmez” görülen siyasi figürler değişmiş ve rejimler yıkılmıştır. Süreç ilk başta hızla ilerlemiş, Tunsu’ta hükümet değişmiş, Libyada yaşanan iç çatışmalar Kaddafi’nin sonunu getirmiş, Mısır’da Hüsnü Mübarek istifa etmiş ve sancılı bir anayasa süreci sonrasında ülkede hala çalkantılar devam etmektedir. Bölgenin diğer ülkelerinde de etkisini gösteren bahar havası Suriye’de ise kışa dönmüş, 15 Mart 2011’de başlayan olaylar ülkede taş taş üstüne bırakmazken Beşar Esad ve Baas Partisi iktidarını korumayı başarmıştır.

Dünyanın ilgi odağı halindeki Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da öngörülemez radikal değişimlere yol açan bu hareketler kimilerine göre ABD ve Batılı müttefiklerinin bu coğrafyadaki saklı planlarını harekete geçirmesiyle ortaya çıkmıştır. Buna karşın kimilerine göre ise ülkelerdeki sosyal, ekonomik ve siyasal bunalımları, teknolojik alanda sosyal medyanın kullanım ağının genişlemesiyle bir patlamaya neden olduğudur. Bu görüştekilere göre dünyanın adeta “küçük bir köy” haline gelmesi zaten patlama noktasına gelen bölge halkları için gerekli ortamı oluşturmuştur.

Arap Baharı ve Sosyal Medya:

2011 yılı başlarında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı saran Arap Baharı’nın böylesine kitlesel ve hatta bölgesel halk hareketine dönüşmesi şüphesiz ki sosyal medyanın büyük katkıları ile olabilmiştir. Hatta bu yeni mecraların örgütlenme ve iletişim aracı olarak kullanılması, yaşanan halk hareketlerine “sosyal medya devrimi” gibi tanımlamaların yapılmasına bile neden olmuştur. Bu tanımlamalar eksik olsalar da yanlış değillerdir. Ne de olsa bölgede yaşayan on milyonlarca insan başta Facebook, Twitter ve Youtube olmak üzere birçok sosyal ağ yoluyla örgütlenerek toplantılar ve geniş katılımlı gösteriler organize etmiş, tepkilerini ortaya koyma imkânı bulabilmişlerdir.

Tunus’ta başlayan ve kısa bir sürede tüm bölgeyi etkisi altına alan Arap Baharı sürecinde, sosyal medyanın baskıcı rejimlerin devrilme sürecindeki rolü tüm dünyada kabul edilmiştir. Arap Baharı’nın kitlesel niteliğe dönüşmesinde ve diğer ülkelere hızla yayılmasında teknolojinin etkisi önemli olmuştur. Özellikle Tunus ve Mısır’da internet, siyasete ivme kazandıran işleviyle ön plana çıkmıştır.[2]

Facebook, Twitter, Youtube ve benzeri sosyal ağların kullanımının yaygınlaşması ile Arap toplumları daha fazla paylaşımda bulunmaya başlamış, halklar arasındaki fiziki sınırlar tüm etkisini kaybetmiştir. Arap Baharı sürecinde sürekli dile getirilen Domino etkisinin meydana gelmesinde, bu ortak bilincin, yani sosyal medya ile halkların ortak gündeme sahip olmalarının payı büyüktür.

Bununla birlikte, Wael Ghonim gibi gündüz Google’daki işiyle, gece devrim organizasyonu ile uğraşan organizatörler, bu yeni araçları ortak bilinci eyleme dönüştürmek üzere değerlendirmişlerdir.[3]

Arap Baharı sürecinde sosyal medya önemli roller üstlenmişse de bu her ülkede benzer etkide olmamıştır. Örneğin Tunus ve Libya’da sosyal medyanın etkisi Mısır’la kıyaslanınca çok az bir seviyede kalmaktadır. İş bu nedenle Arap Baharı kapsamındaki önemli ülkeleri ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir.

Tunus:

Arap Bahar’ının fitilinin ateşlendiği Tunus bölgede sosyal medyanın en az etkili olduğu ülkelerden birisi. 10.732.900 kişilik nüfusunun 4.196.564’ünün, yani yaklaşık %40’ının internet kullandığı Tunus’ta devrimle sosyal medya kullanımı arasında paralellik kurmak zor. [4] En azından Tunus’ta sosyal medya açısından Mısır benzeri bir durumun yaşandığını söylemek mümkün değil. Çünkü Tunus’ta sosyal medya iktidara karşı girişimlerin başında yer almamış, olaylar başladıktan sonra etkinlik kazanabilmiştir.

Tunus’ta iktidara karşı başkaldırı başladıktan sonra sosyal medyanın görevi insanların tepkilerini aktarma ve organize olma noktasına görülmektedir. Tekek’in de belirttiği gibi Tunus’ta okuma-yazma oranı örneğin bir Mısır’a göre yüksek olmasına rağmen sosyal medyaya getirilen yasaklar bu mecraların kullanımının düşük seviyelerde kalmasına neden olmuştur.”[5]

Mısır:

Sosyal Medya’nın devrim sürecinde en etkili olduğu ülkelerin başında Mısır gelmektedir. 83.688.164 kişilik nüfusunun %35.6’sı, yani 29.809.724’ü internet kullanıcısı olan Mısır’da bir “sosyal medya devrimi”nden söz edilebilir.[6] Bilindiği üzere Mısır’da henüz başkaldırı söz konusu olmadan önce sosyal medya aktif olarak kullanılmış ve muhalefet bu mecralarda seslerini gür bir şekilde duyurmayı başarmıştır. Bu ülkede Arap Baharı’ndan çok önce sosyal medyada rejime karşı isyan bayrağı açılmış durumdadır.

Mısır’da sosyal medya, ayaklanmalar ve protestoların kitlesel niteliğe dönüşmesinde önemli rol oynamıştır. Milyonlarca kişi Twitter ve Facebook’ta örgütlenerek şiddete başvurmadan, meydanlara inip, yönetimleri protesto etmişlerdir. Korkmaz’ın da belirttiği gibi Mısır’da büyük kitlelerin bir araya gelmesinde, sosyal ağların etkisi yadsınamaz.

Özellikle halk, Facebook üzerinden organize olmuştur. Halkın tepkisi, otuz yıllık hükümet rejiminin sona ermesine ve Hüsnü Mübarek’in yargılanmasına neden olmuştur. Twitter’da 2011’de en çok kullanılan kelimenin “Mısır” olduğu düşünülürse, Arap Baharı’nın Mısır’ın kendi halkı ve dünyadaki insanlar açısından ne anlama geldiği ve Mısır’ın Arap Baharı’nda ülke olarak nereye konduğu daha da iyi anlaşılabilir.[7]

Arap Baharı’nda sosyal medyanın en aktif olduğu ülke Mısır olsa da bu ülkede yaşananları sırf buna indirgemek de yanlış olacaktır. Nitekim bu süreçte Mısır’da kullanılan ikinci paylaşım yöntemi ise Cuma namazlarından sonra dağıtılan el broşürleri oldu. Ülke genelinde bu el broşürleri ile de yüz binlerce kişiye ulaşılmış ve hükümete karşı organize olunmasına katkı sunmuştur.[8] Öte yandan El Cezire gibi televizyon kanallarının yayınları da bu noktada görmezden gelinmemelidir.

Libya:

Tunus’un komşusu Libya’da da sosyal medyanın sanılanın aksine çok etkili olamadığını söyleyebiliriz. 5.613.380 kişilik nüfusunun 954,275’inin, yani sadece %17’sinin internet kullanıcısı olduğu ülkede, sosyal medya en etkili ve çarpıcı görevini devlet başkanı Muammer Kaddafi’nin ölüm anını dünyaya ulaştırmakla gerçekleştirdi.[9]

Kaddafi’nin memleketi Sirte’den kaçarken NATO operasyonuyla durdurulması ve ardından da silahlı muhalifler tarafından linç edilerek öldürülmesi oradaki insanların cep telefonlarının kameralarıyla çekildi ve tüm dünyaya yayıldı.

Libya’da sosyal medya kullanımı Muammer Kaddafi iktidarının devrilmesinden sonra ciddi bir artış gösterdi. Ülkede toplum üzerindeki baskının azalmasından ve neredeyse sıfır noktasına inmesinden sonra ülkede Facebook’a üye olma sayısı dikkat çekici bir şekilde artış gösterdi. Muammer Kaddafi’nin yasaklama yoluyla kontrol altında tutmaya çalıştığı sosyal medya araçları, Kaddafi’nin iktidarının sona ermesinden sonra yoğun şekilde rağbet görmeye başladı.”[10]

Suriye:

22.530.746 kişilik nüfusunun 5.069.418’i internet kullanıcısı olan Suriye’de sosyal medya muhalifler tarafından aktif olarak kullanılmaktadır.[11] Özellikle Beşar Esad’ın ve Baas yönetiminin ülkeye yabancı gazetecilerin girişine müsaade etmeyişi, sosyal medyayı muhalifler için önemli bir haber paylaşma mecrası, uluslararası medya kuruluşları içinse haber kaynağı haline getirdi. Facebook, Twitter ve Youtube’ta yoğun haber yayınına başlayan muhalifler böylelikle seslerini tüm dünyaya duyurmayı başardılar. Facebook, Twitter ve Youtube’ta anlık haber paylaşımları yapan Ugarit NEWS gibi muhaliflerin yayın örgütlenmeleri haberlerin tek taraflı da olsa dünyaya duyurulmasına neden oldu.

Suriye’de Beşar Esad yönetiminin basına karşı baskıcı tutumu ve uzun bir süre yabancı basın mensuplarının ülkeye girişine izin vermemesi de sosyal medyayı ve muhalifleri daha önemli bir haber kaynağı haline getirdi.

Ancak bu enformasyon savaşına karşın muhalif protestolar sürecinde sosyal medyanın aktif olarak kullanıldığına dair veriler çok yok. Tekek’in de ifade ettiği gibi Arap Baharı’nın en inatçı ülkesi Suriye’de zaman zaman cep telefonu ile dünyaya ulaşan görüntüler haricinde bir sosyal medya örgütlenmesinin varlığından bahsetmek çok da mümkün değil.[12]

Sonuç:

Arap Baharı denildiği zaman akla gelen “sosyal medya devrimi” ile yaşanan süreç ne kadar bağımlıdır, bu ciddi bir tartışma konusu haline gelmiş görünmektedir. Tartışmalara bakıldığı zaman bir grubun süreci tamamen “sosyal medya devrimleri” olarak değerlendirdiği, diğer bir grubun ise süreci sosyal medyadan bağımsız ele aldığı görülmektedir. Bizim görüşümüzse üçüncü bir seçenek olan, sosyal medyanın süreçte önemli rol oynadığı ancak yaşanan olayları açıklamak için tek başına yeterli olamayacağıdır. Bu noktada Babacan ve diğerlerinin sorduğu şu soru büyük önem teşkil etmektedir: “Sosyal medya olmasaydı yaşanan devrim veya halk hareketleri yaşanmayacak mıydı? Veyahut yaşanan uzunca bir toplumsal sıkışmışlığın ve yoksunluğun ardından biriken öfkenin dışavurumu bir şekilde ortaya çıkmayacak mıydı?”[13]

Söz konusu sorunun cevabını verebilmek için siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanlarının yanı sıra medya ve iletişim teknolojileri konusunda da yetkinlik gerekmektedir. Bu çerçeveden bakıldığı zaman Babacan ve diğerlerinin de belirttiği gibi dünya genelinde sosyal medya ve araçlarının henüz çok yeni bir geçmişe ve farklı kullanım pratiklerine sahip olduğunu göz önünde bulundurulmalı ve sosyal medyanın kullanım pratiklerinin ‘sosyal devrim’lere yol açtığı gibi önemli hipotezleri ortaya koymanın doğru bir yaklaşım tarzı olmadığı ifade edilmelidir.[14]

Sosyal Medya tek başına yaşanan süreci açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Sosyal medya ancak yaşanan süreci hızlandırmış ve bölgedeki iktidarların direnişini kırmak noktasında yardımcı olmuştur. Sosyal medyanın yaşanan süreçte önemli bir iletişim mecrası olarak kendini göstermesi, Arap Baharı’nı sosyal medya devrimi olarak sunmayı gerektirmemekte, bu yaklaşım eksik kalmaktadır.

Süreci bu hale getiren en önemli sebep halkın on yıllardır baskı altında tutulması ve ekonomik sorunlar ile Batılı devletlerin tutunduğu (Örneğin Libya’daki askeri operasyonlar gibi) tavır olmuştur. Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki devletlerin büyük bölümü baskıcı ve otoriter yönetimlerce idare edilmişlerdir. Ekonomik sorunların da patlak vermesiyle halktaki gelecek umudu iyi yok olmuş ve bir sosyal patlamaya kapı aralanmıştır. Batı’nın bunu destekler konumu devrimlerin önünü açarken, sosyal medya da bu noktada bir örgütlenme ve haberleşme mecrası olarak dikkat çekmiştir.

Sonuç olarak yaşanan süreç bir sosyal medya devrimi değil, sosyal medyanın da destek olduğu devrimlerdir.

Okan Yüksel

iletisim@okanyuksel.com

 

 


[1] Korkmaz, Ali, Arap Baharı Sürecinde İnternet ve Sosyal Medyanın Rolü, International Symposium on Language and Communication: Research Trends and Challenges (ISLC), www.inlcs.org/online/Book14.pdf (19.05.2013)

[2] Korkmaz, Ali, Arap Baharı Sürecinde İnternet ve Sosyal Medyanın Rolü, International Symposium on Language and Communication: Research Trends and Challenges (ISLC), www.inlcs.org/online/Book14.pdf (19.05.2013)

[3] Korkmaz, Ali, Arap Baharı Sürecinde İnternet ve Sosyal Medyanın Rolü, International Symposium on Language and Communication: Research Trends and Challenges (ISLC), www.inlcs.org/online/Book14.pdf (19.05.2013)

[5] Tekek, M, Sosyal Medya ve Arap Baharı, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2964 (23.05.2013)

[7] Tekek, M, Sosyal Medya ve Arap Baharı, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2964 (23.05.2013)

[8] Tekek, M, Sosyal Medya ve Arap Baharı, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2964 (23.05.2013)

[10] Tekek, M, Sosyal Medya ve Arap Baharı, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2964 (23.05.2013)

[12] Tekek, M, Sosyal Medya ve Arap Baharı, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2964 (23.05.2013)

[13] Babacan, Mehmet Emim ve diğerleri, Sosyal Medya ve Arap Baharı, http://www.aid.sakarya.edu.tr/uploads/Pdf_2011_3.pdf (18.05.2013)

[14] Babacan, Mehmet Emim ve diğerleri, Sosyal Medya ve Arap Baharı, http://www.aid.sakarya.edu.tr/uploads/Pdf_2011_3.pdf (18.05.2013)

NTV Muhabiri Can Ertuna ile Suriye’yi Konuştuk

NTV’nin deneyimli muhabiri Can Ertuna geçtiğimiz haftalarda Suriye’ye gitti ve ülkede yaşanan iç savaşa tanıklık etti. Biz de Ertuna’ya Suriye’de yaşadıklarını, savaş ortamında gazeteciliğin nasıl yapıldığını ve çok daha fazlasını sorduk.

Bizim adımıza keyifli ve bilgilendirici bir röportaj oldu. Sizlerin de keyifle okumanız dileğiyle…

Suriye’deki iç savaş ülkenin ikinci büyük kenti Halep’e sıçradıktan sonra Türkiye’den birçok gazeteci soluğu bu kentte aldı. Siz de NTV adına yoğun çatışmaların olduğu Halep’e giderek kentteki son durumu bildirdiniz. Dilerseniz önce buradan başlayalım, neler gördünüz, neler yaşadınız Halep’te?

Halep’te yaşanan bir şehir savaşı. Sokak sokak çatışmalar sürüyor. Kentin tamamının muhaliflerin ya da rejim güçlerinin kontrolünde olduğunu söyleyemeyiz. Bazen günlerce bir mahalleyi ele geçirmek için savaşıyor taraflar. Sokak savaşı olması muhaliflerin lehine. Yüksek katlı konut alanlarında rejim güçlerinin elindeki ağır silahlara hedef olmadan mevzilenebiliyorlar. Lojistik desteği de Türkiye sınırından Halep’e kadar olan “fiili tampon bölge” durumundaki kırsal bölgelerden sağlıyorlar. Suriye ordusu da bombardımanları kent ölçeğinde değil, çatışmaların yaşandığı alanlarla sınırlı tutma çabasında. Halep’e muhalif bir kent demek için henüz erken. Muhalif savaşçılar yer yer destek görüyor halktan ancak kent ölçeğinde geniş bir destek ve topyekün bir ayaklanmadan bahsedemeyiz. Zaten çatışmaların yaşandığı mahallelerde siviller kalmamış. O kısımlar savaş alanı görünümünde.

Türk medyası hazırladığı Suriye haberlerini birkaç ay öncesine kadar sadece uluslararası ajansların geçtiği bilgi ve görüntülerle hazırladı. Siz ise Suriye’ye gittiniz ve orada yaşananlara tanık oldunuz. Ajansların geçtiği bilgi ve görüntülerden farklı bir manzarayla karşılaştınız mı orada?

Suriye’den iki tür bilgi akışı vardı. Biri sizin de belirttiğiniz gibi uluslararası ajansların çalışmaları -ki bizim gördüklerimiz aşağı yukarı aynı sahnelerdi. Bir de taraf medyalara ya da uluslarası yayın kuruluşlarına sızdırılan cep telefonu görüntüleri ya da aktivist videoları. Bunlar genellikle katliam içerikli. Biz oraya gittiğimizde kitlesel bir kıyıma şahit olmadık. Ancak esir alma oranının çok düşük olduğu öfke ve hınç dolu bir savaş ve şiddetin boyutları her geçen gün artıyor. Yani daha uzun süre kalsaydık neler görürdük, bilemiyorum. Kaldı ki artık herkesin ortak görüşü bu ikinci gruptaki yerel kaynaklı görüntülerin ya da onlarla birlikte aktarılan bilgilerin doğrulatılmasının gerekli olduğu yönünde. Çünkü artık biliyoruz ki her iki taraf da kitlesel cinayetler işleyebiliyor ve suçu birbirine atmak için bu görüntülerden de yararlanıyorlar.

Türkiye’den Suriye’ye giden ve çatışmaları görüntüleyen muhabirler genellikle muhaliflerle birlikte hareket etti. İki tarafı olan bir savaşta Türk gazetecilerin hemen hepsinin muhaliflerin gözünden savaşı yansıtmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bundan yaklaşık bir sene önce Şam yönetiminin davetlisi olarak da yaklaşık 4 günlük bir gezi kapsamında Suriye’de bulunmuştum. Ancak bu gezide de bağımsız hareket etme şansı tanınmamıştı bize yani bu kez de rejime iliştirilmiştik. Zaten bağımsız bir yabancı gazeteci olarak Suriye’de çalışmak sözkonusu değil. En iyi ihtimalle attığınız her adımda takip ediliyorsunuz. Birçok yabancı gazeteci de ülkeye kabul edilmiyor zaten. İşte bu durum da çoğu gazeteciyi rahat hareket edebilecekleri muhaliflerle kaçak olarak ülkeye girme seçeneğine zorluyor. Diğer birçok yerde olduğu gibi böyle grupların içinde daha rahat çalışabiliyorsunuz. Bir de zaten BM ya da başka bir uluslararası kuruluşun güvenli bir bölge oluşturmadığı yerlerde ya bir tarafa ya da diğerine eklemliyorsunuz kendinizi, cephede ortada tek başınıza çalışma durumu sözkonusu değil. Ancak bana-ve birçok meslekdaşıma göre- Esad rejiminin sürecin başından beri en büyük hatalarından biri ülkeyi dünya medyasına kapatmak oldu. Belki güvenlik gerekçesiyle böyle bir karar aldılar ama bu kez de muhaliflerin eline çok güçlü bir propaganda silahı verdiler. Şimdi bazı gazetecileri rejim çerçevesinden olayları anlatmak için ülkeye çağırıyorlar ama geç kaldılar. Medya savaşında muhalifler önde. Bir de yayın kuruluşlarının hükümetlerinin tercihleri yönünde bir “taraf” seçmesi de sözkonusu olabiliyor. Bu hem Türkiye’de hem dünyada böyle. Türk ve batılı yayın organlarında muhaliflere sempati daha fazla ve elbette bunda hükümetlerin tercihlerinin de büyük payı var.

Suriye’den gelen çatışma görüntülerinde sadece ateş eden muhalifler vardı. Caddelerin ya da sokakların öte yanında kimin olduğunu nedense hiç göremedik. CNN’in yaşadığı Danny Dayem skandalı da göz önüne alındığında tüm bu görüntülerin gerçeği ne kadar yansıttığını söyleyebiliriz?

En azından kendi deneyimimiz ışığında söyleyebilirim ki. Bizim olduğumuz tarafa ateş eden askerleri çekmeye çalışsaydık, vurulurduk. O nedenle mevzilendiğimiz yerden sadece ateş eden muhalifleri ve de yakınımıza düşen mermi ve bombaları görüntüleyebildik. Ve onlar da oldukça gerçekti. Ancak bu savaşta kurmaca sahneler olmadığı anlamına gelmiyor. Bu sadece cephede değil, cephe gerisinde de gitgide kirli bir hale gelen bir savaş.

Orta Doğu denildiği zaman akla gelen ilk gazeteci ve hatta otoritelerden bir tanesi Robert Fisk. Independent adına çalışan Fisk yıllardır bölgede gazetecilik yaptı. Fisk’in Suriye hakkındaki son değerlendirmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Fisk, Independent’taki son yazısında ciddi bir iddiada bulunarak, 245 kişinin katledildiği Şam’a bağlı Deraya kasabasındaki katliamın silahlı muhalifler tarafından yapılmış olabileceğini belirtti.

Fisk uzun süre muhaliflerin davalarını sahiplenen yorumlar içeren yazılar yazdıysa da bu son yolculuğunu rejim birliklerine iliştirilmiş bir şekilde gerçekleştirdi yanılmıyorsam. Cephenin farklı bir yüzünü gördü. Deraya konusunda söylediklerinin -kariyeri gözönüne alındığında- yabana atılamayacağı kanısındayım.

Savaş muhabirliği üzerinde de duralım istiyorum. Görünen o ki oldukça tehlikeli bir meslek. Sadece Suriye’de 17 aydır devam eden olaylarda yirmiye yakın gazeteci yaşamını yitirdi. 30 gazeteciden de hala haber alınamıyor. Bu noktada neler söylemek istersiniz, bu mesleği yapmak isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz var?

Türkiye’de haber yapma alanı daraldıkça medyada belli konular üzerine uzmanlaşma hergeçen gün azalıyor. Paralel bir biçimde ne yazık ki çok başarılı savaş muhabirleri olsa da savaş muhabirliği geleneği yok. Bu da kurumlarda bu konuda uzmanlaşmış personel yetiştirme yönünde bugüne kadar bir çaba olmadığı anlamına geliyor. Oysa yurtdışındaki saygın kurumlarda eğitim almamış, deneyimsiz ve gerekli teknik donanımdan ve sigortalardan yoksun personelin ateşe atılması sözkonusu değil. Ne yazık ki yaşanan ölüm, yaralanma ve kaçırılma olaylarından sonra Türkiye’deki kurumlar da ders almaya başladılar. Yavaş yavaş bu konuda eğitimler verilmeye başlandı. Öncelikle savaş bölgelerine gidecek personelin böyle bir “savaş muhabirliği” eğitimi alması şart. Ayrıca uydu telefonu, çelik yelek ve miğfer gibi temel donanımlar mutlaka sağlanmalı ekibe. Son olarak da bunlar tamam hadi yola çıkın denmemeli personel deneyimli olmalı. Çünkü gerçekten ateş altında kalınca sakin olabilmek, zor durumlarda çıkış stratejisi geliştirebilmek gerektiğinde ekip arkadaşının sorumluluğunu alabilmek bunlar deneyimle kazanılan şeyler. Tüm bu koşullar da ölümle yaşam arasındaki bazen yarım saniyelik zaman diliminde bazen 10 santimlik mesafede yapmanız gerekeni belirliyor.

Not: Bu röportaj ilk olarak, 2 Şubat 2012 tarihinde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2012/02/ozel-roportaj-can-ertunayla-suriyeyi-konustuk/

Savaş Muhabiri Hediye Levent’le Suriye’yi Konuştuk

Suriye’deki iç savaş iki yılı geride bıraktı… Bu süreçte binlerce insan hayatını kaybederken, iki ateş arasında kalan yüz binlerce Suriyeli de ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Oysa hemen herkes, krizin tıpkı Tunus, Libya ya da Mısır’daki gibi hızla aşılacağını sanıyordu. Hatta “Beşar Esad’ın devrilmesi an meselesi, en fazla bir iki haftası var” deniliyor, Suriye için gün sayılıyordu…

Bir iki hafta değil, aradan 2 yıldan fazla zaman geçti… Ancak ne Esad devrildi ne de Suriye’de akan kan durdu. Biz de Politik Akademi ekibi olarak, Suriye’deki süreci en yakından izleyen ismi bulduk ve sorduk: Suriye’de neler yaşanıyor, önümüzdeki günlerde neler yaşanacak?

Beş yıldır Suriye’nin başkenti Şam’da gazetecilik yapan Hediye Levent‘le Bursa’da biraraya geldik ve Suriye geçrkelerini ortaya koyan bir röportaj gerçekleştirdik. Hediye Levent, çarpıcı ve oldukça aydınlatıcı açıklamalarda bulundu…

“Türkiye’yi ABD ve İsrail’le İşbirliği Yapmakla Suçluyorlar”

Hükümetlerarası ilişkilerden önce Türkiye ve Suriye halklarıyla başlayalım istiyoruz. Suriye halkının Türkiye’ye bakış açısı nasıl? Son üç yılda Suriye sokaklarındaki Türkiye algısı nasıl değişti?

Suriye halkını üçe ayırarak bu soruyu cevaplandırabiliriz. Hükümete, devlete yakın kesimlerde bugüne kadar “Türk halkı ile Türk hükümetini ayrı tutuyoruz” üslubu kullanıldı. Türkiye’yle kapıları kapatmamak için yapılan bir politikaydı bu. Olur da hükümet değişir ya da politikaları farklılaşırsa ilişkileri güçlendiririz diye düşünüyorlardı.

Ayrıca, Türkiye’de yapılan ve hükümetin dış politikasının desteklenip desteklenmediğini sorgulayan anketler vardı. Bu anketlerden çıkan “Türk halkının hükümetin dış politikasını desteklemediği” sonucu Suriye basınında çok geniş yer buldu. Resmi söylem itibariyle “Bu politik bir süreçtir, aslında Türk halkı bunu desteklemiyor” diye bir algı oluşturulmaya çalışıldı.

Suriye’de hükümete ya da devlete yakın duranların “Türk halkı neden bu kadar tepkisiz” diye bir sitemleri de var. Öte yandan hükümete karşı da çok ciddi tepkileri var. Türkiye’yi İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte hareket etmekle suçluyorlar. Yeni Osmanlıcılık hayaliyle suçluyorlar.

Bunun yanı sıra Suriye’deki birçok silahlı ve bombalı eylemde Türkiye’nin resmi birimlerinin parmağı olduğu yönünde de iddiaları var. Örneğin Halep’te kimyasal silah kullanıldıktan sonra, ki hangi tarafın kullandığının bilinmemesine rağmen, olay yerindeki görüntü ve röportajlarda Türkiye hükümetine yönelik beddular, serzenişler yapıldığını gördük.

Toplumun daha mantıklı, makul düşünen, sürece duygusal değerlendirmeyen ikinci kısmı ise “Evet, Suriye’de birşeylerin değişmesi gerekiyordu ve Türkiye ile Suriye’nin arası çok iyiydi. Türkiye ilişkisini daha da sıkılaştırarak Suriye’deki değişimi gerçekleştirebilirdi” görüşündeler.

Türkiye’nin Suriye’nin değişimi noktasında yanlış bir yola girdiğini düşünüyor olmalılar?

Evet, Türkiye çok güçlüydü o zamanlar Suriye’de. Diplomatik yollardan bir takım kurumların anlayışları değiştirilebilirdi, hatta yönetim bile değişebilirdi zaman içinde. Yani doğrudan taraf olmak hem Suriye’ye zarar verdi, savaş uzadıkça uzadı; hem de Türkiye’nin Suriye ve Orta Doğu’daki kredisini düşürdü.

Üçüncü olarak muhalifler kısmında ise bir kesim Türkiye’yi destekliyor: topraklarını açtı bize, kamplarda bizi ağırlıyor diye bakıyor. Müteşekkirler. Ama muhaliflerin bir kısmı da Türkiye’yi verdiği sözleri tutmamakla suçluyor. Örneğin Türkiye’yi Suriye’ye asker sokmamakla, elini ağır tutmakla, yavaş hareket etmekle suçluyorlar.

“Türkiye Suriye’nin İç Dinamiklerini Fazla Dikkate Almadı”

Peki, Türkiye Suriye’de halkın önemli bir bölümünün beklediği gibi süreci demokratik olarak yürütmektense neden bu kadar sert bir taraf oldu? Türkiye’yi bu noktaya iten motivasyon sizce neydi?

Türkiye neden böyle bir işe girişti? Açıkçası görünen şu: Muhtemelen Suriye’nin iç dinamiklerini çok da fazla dikkate almadan hareket edilmiş olabilir. Genel dış manzaraya baktığımız zaman: Evet, çok kötü bir yönetim var, herşey çok kötü. Yani bu halkın ayaklanması için bütün şartlar hazır aslında. İşte böyle birşeyden yola çıkarak, uzun vadede artısı eksisi, ülkenin iç dinamikleri hesaba katılmadan hareket edilmiş olabilir.

Yine o dönemde Libya’da Muammer Kaddafi düştü, Tunus’ta Bin Ali düştü… Mısır’da çok kısa bir sürede ciddi gelişmeler yaşandı. Suriye’de de kısa sürede Beşar Esad gider mantığıyla hareket edilmiş olabilir ama göz ardı edilen Esad’ın ülkedeki Sunniler tarafından da destekleniyor olması. Bugün bu ortaya çıkmış durumda.

Öte yandan Suriye ordusu bölünür mü acaba, sorusu da önemliydi. Ordu bölünür mü, bölünmez mi hesabı biraz yanlış yapılmış olabilir. Çünkü Suriye’de devletin üzerinde kurulu olduğu iki kurum var: Birincisi Savunma Bakanlığı ve ordu, ikincisi Dışişleri Bakanlığı…

Türkiye’nin hesabını mezhep üzerinden yaptığına da dair iddialar var. Bu iddialara göre Türkiye, Suriye’nin nüfusunun %70’i Sünni, yönetim Alevilerden oluşuyor mantığı üzerinden hareket etmiş olabilir. Ancak Suriye’de bütün hantallığıyla, kangrenleşmiş unsurlarıyla da olsa bir devlet var. Yani iktidar olmakla muktedir olmak aynı şey değil, Esad Alevi ancak Suriye’de devlet Alevi, Sünni ve Hristiyanlardan müteşekkil. Belki burada bir ihtimal hesabı tam anlamıyla yapılmamış olabilir.

Muhaliflerin silahlı ve sivil kanatlarının çabalara rağmen organize olamaması da krize taraf olan ülkeleri sıkıntıya sokmaya devam ediyor.

“Beşar Esad’ı Silahlı Muhalefet Güçlendirdi”

Suriye’de yaşanan süreç Beşar Esad’ı, Baas rejimini güçlendirmiş olmadı mı? Bugüne kadar silahsız muhalefet yapan isimler, silahlı muhalefet başladıktan sonra Beşar Esad’a ya da devlete daha yakın durmaya başladılar. Yanılıyor muyum?

Evet, hatta silahlı muhalefet bile, ki İslamcı militanları ayırıyorum bunlardan, hükümetle bir orta yol bulabilir. Şu anda karşılıklı böyle bir çaba var.

Evet, yönetim güçlendi. Yani şu anlamda güçlendi: muhaliflere karşı güçlendi.

Ancak öbür taraftan da şu da bir gerçek: ordu Suriye’nin her yerini kontrol edemiyor. Yani böyle bir durumları var. Ordu çok yorgun, iki yıldır sahada aktif olarak savaşıyorlar ve ciddi bir ilerleme kaydedemiyorlar. Ki bu ordu dış savaşa yönelik eğitilmiş olmasına karşın içeride bir savaş var.

Ekonomi de çok kötü. Halk devlet bütünlüğü elden gider diye dişini sıkıyor ama içerde çok ciddi bir yolsuzluk var. Devlet birimlerindeki adamların göz yummasıyla, ortak olmasıyla çok ciddi bir rüşvet çarkı dönüyor.

Beşar Esad’ın muhalifler için ne ifade ettiğini biliyoruz? Peki, içeridekiler için Esad neyi sembolize ediyor?

Nasıl dış muhalefet için Beşar Esad, sembol isim, kırmızı çizgi ise içeride yönetimin yanında duran, devletin yanında duran insanlar için de Esad kırmızı çizgi. Eğer Esad giderse, suikasta uğrar ya da istifa ederse bu kitle “Biz kaybettik” diyecek. Bu nedenle bu aşamada, şu üç beş aylık süreçte Esad’ın gitme kararı kendisini aşan bir şey.

“Suriye’de Son Savaş’ın Hazırlıkları Yapılıyor”

Süreci en yakından takip eden isimlerden birisi olarak öngörünüz ne? Beşar Esad için bir hafta ömrü var dediler, aradan iki yıl geçti… Peki, Beşar Esad iktidarını ne kadar daha koruyabilir? Sizce Suriye’de yakın gelecekte neler yaşanacak?

Açıkçası Suriye’de son iki, iki buçuk aydır bir “son savaş” hazırlığı var. Yani taraflar artık son kozlarını paylaşmaya hazırlanıyorlar, çünkü iki taraf da yorulmuş durumda. Ayrıca sahada üçüncü bir grubun varlığı, El Kaide’nin varlığı her iki tarafı da çok rahatsız ediyor.

Muhalifler en azından masaya eşit şartlarda oturmak istiyor. Bunun için de son koz paylaşımı olacak. Son bir savaş olacak, muhtemelen çok şiddetli, çok kanlı da olacak, öyle görünüyor.

Bu “son savaş”ın ne zaman başlayacağını öngörüyorsunuz?

Belki birkaç hafta, belki birkaç ay ama çok uzun sürmeyecek gibi görünüyor. Her iki taraf da son kozlarını paylaşacak.

Tabii biz bunu Suriye için söylüyoruz. Tabii bunun bir Amerika Birleşik Devletleri safı var, Rusya safı var. İsrail var, Suudi Arabistan var…

Kaybeden Suriye Halkı, Peki Kazanan Kim?

Suriye’de halk kaybederken kazanan kim olacak? Örneğin Rusya mı ya da Amerika Birleşik Devletleri mi bu süreçten kazançlı çıkacak?

Bu aslında ayrıca bir röportaj konusu ama kısaca şunu söyleyelim. Suriye’de yaşanan süreç “Dünya tek kutuplu mu olsun, yoksa çift kutuplu mu olsun?” kavgasının bir uzantısı gibi. Ve Suriye de bu çatışmanın, bilek güreşinin yapıldığı sahne gibi görünüyor dışarıdan bakınca. Çünkü dünyada enerji sevkiyatının güvenliği meselesi var, hava savunma sistemlerinin yerleştirilmesi meselesi var.

Yani Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya ya da Çin arasında, daha doğrusu süper güçler arasında, beni tanı, seni tanımıyorum gibi bir çekişme de söz konusu.

Esad gider mi, kalır mı?

Esad giderse ne olur, kalırsa ne olur? Ya da muhalifler kazanırsa, muhalifler arasından kim kazanırsa ona göre bir şekil alacak Suriye?

Muhalifler arasında da bir çekişme söz konusu, Esad giderse Suriye muhaliflerin kendi aralarında çıkacak bir savaşa da sahne olacak gibi görünüyor?

Özgür Suriye Ordusu açıkça söylüyor zaten, gelecekte savaşımız İslamcılarla olacak diye. Ama onlar çok da İslamcılara karşı bir savaş kazanabilecek durumda değiller.

El Kaideciler kazanırsa Suriye diye bir yer kalmayacaktır muhtemelen. Süreç muhtemelen Lübnan’a sıçrayacak, İsrail’e sıçrayacak ve bir bölgesel savaşın başlaması çok da küçük bir ihtimal değil.

Suriye’ye yönelik bir dış müdahale öngörüyor musunuz?

Dış müdahale seçeneği uzak görünüyor ancak hatırlarsınız, Amerika Birleşik Devletleri Irak’a kimyasal silah bahanesiyle girmişti. Afganistan’a girerkenki bahanesi de El-Kaide idi. Suriye’deki tabloya bakınca kimyasal silah elde etmiş ya da elde edebilecek durumdaki İslamcılar var. Yani iki faktör de bir arada. Bu uluslararası bir müdahale için bir bahane olarak kullanılır mı?

“Medya, Temennilerini Öngörü Gibi Yayınladı”

Beş yıldır Suriye’de olan ve yaşanan süreci çok yakından takip etmiş bir gazeteci olarak Türkiye’deki medya kuruluşlarının Suriye’de yaşananları ne kadar objektif yansıttığını düşünüyorsunuz?

Aslında söyleyeceklerim Türk medyası için değil, dünya medyası için de geçerli: Suriye sınavı korkunç bir sınav oldu. Gerçekten de hem dünya medyası hem de Türk medyası çok kötü bir sınav verdi Suriye konusunda.

Aslında manipülasyon, dezenformasyon için her iki tarafın da medyayı kullanmak istemesi normal, bilinen ve şaşırılmayacak bir şey… Bu böylesine açıkken medyanın bilgiyi, haberleştirirken gereken süzgeçlerden geçirmemesi ya da şüpheyle yaklaşmaması çok sıkıntılı durumlar da ortaya çıkarttı. Fabrikasyon görüntüler, yalan haberler… Bunlar artık çığrından çıkmış durumda. Ayrıca dünya medyasında, Türk medyasında Arapça bilen insan olmadığı için birçok görüntüyü, açıklamayı görmedik.

Özellikle Türk medyasındaki sorun bence şuydu; temenniler öngörü gibi aktarıldı. Örneğin bir asker Türk tarafına geçtiği zaman, ordu yıkıldı ya da bölündü denildi. Hayır, Suriye’ye baktığınız zaman zaten böyle bir şey olmadığını görüyorsunuz.

Bu noktada garip bir durum da Türkiye’deki ajansların Suriye haberlerinde her gün birkaç generalin taraf değiştirdiğini iddia etmesi. Eğer bu haberler doğru olsa idi geride kalan 2 yılda Suriye ordusunda asker kalmazdı sanıyorum?

Tabii, bir de şuna bakmak lazım. Ordudan ayrılan askerler, tanklarıyla toplarıyla ya da emirlerindeki askerlerle taraf değiştirmedi. Bunların hepsi münferit olaylardı diyebiliriz. Ayrıca ordunun moralini bozacak, popülaritesi yüksek isimler arasından da taraf değiştiren olmadı.

Öte yandan örneğin Suriye Savunma Bakanı öldürüldüğü zaman Türkiye’de ve dünya basınında Suriye ordusu bitti, moraller yerle bir oldu görüşü ortaya atıldı. Ama böyle değildi. Bomba patladığında da, sonraki saatlerde de Şam civarında, Halep çevresinde operasyonlar devam etti. Hiç aralık bile verilmedi.

“Gerçek Tablo Canımızı Çok Fena Sıkabilir”

Türk medyasının temennilerini haber diye sunması ile oluşan sanal tablo gerçeklikle karşı karşıya kalınca ne olacak?

Her ne kadar hoşlanmasak da bazı şeylerden, temennileri öngörü gibi görme eğilimi bir süre sonra gerçek tabloyla karşılaştığımızda canımızı çok fazla sıkabilir.

Not: Bu röportaj ilk olarak, 1 Nisan 2013 tarihinde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2013/04/hediye-levent-ile-ozel-roportaj-suriyede-sona-gelindi/

Türk medyası Suriye krizinde sınıfta kaldı

22.06.2012, saat 14:45’te Türk Silahlı Kuvvetleri, web sitesinde bir bilgi notu yayınladı ve F-4 tipi bir savaş uçağıyla iletişimin koptuğunu duyurdu. Bilgi notunu 15 dakika içinde fark eden tüm televizyon kanalları haberi son dakika gelişmesi olarak verdi.

Bu aşamada elimizdeki tek bilgi, 10.30’da Malatya/Erhaç Meydanından kalkış yapan bir askeri uçakla saat 11.58’de Hatay ili güneybatısında deniz üzerinde radar ve telsiz temasının kesildiğiydi.

Türk Silahlı Kuvvetleri, derhal pilotları arama çalışmalarının başlandığını duyururken biz gazeteciler de olayın detaylarını araştırmaya başladık.

Olayın “Hatay ili güneybatısı”nda gerçekleşmiş olması işin boyutunu değiştiriyordu. Aklıma ilk gelen, uçağın Suriye ordusu ya da Akdeniz’deki Rus savaş gemileri tarafından vurulmuş olabileceğiydi ama kendi kendime “Yok artık…” dedim. Çünkü durum böyle ise bu haber Türkiye’nin değil dünyanın gündemini değiştirirdi…

Uçağın Suriye sınırına 8 mil mesafede düştüğü bildirilince bunun bir saldırı olabileceğine ikna olmaya başladım. Twitter’da “Doğruysa olayın boyutu değişir ve Türkiye-Suriye gerilimi tırmanır” dedim ve çok sayıda tepki aldım. Kimi gazeteciler bunun mümkün olamayacağını ve durumu abarttığımı öne sürerek beni eleştirdiler. Ancak zamanla benim öngörümün doğru olduğunu hep beraber gördük.

Türk medyası uçağın düşürülmüş olabileceği ihtimalini görmezden gelmeye devam ederken, İngilizce de yayın yapan Arap sitelerini izlemeye başladım. Farsça ve Arapça yayın yapan siteleri de çeviri programları aracılığıyla izliyordum. Kısa sürede, tahmin ettiğim gibi uçağın teknik bir arza nedeniyle değil vurularak düşürüldüğüne dair haberler akmaya başladı. Arap ve Rus siteleri Suriye hava sahasına giren iki “yabancı ” uçağın vurulduğunu, birisinin düştüğünü duyurdu. “Yabancı” uçağın Türk uçağı olduğunu anlamak için fazla zeki olmaya gerek yoktu!

Bu noktada NTV ve CNN Türk gibi haber kanallarınının uçakların vurulmuş olabileceğini en azından “iddia” olarak izleyicileriyle paylaşmasını beklerdim ancak böyle olmadı. Her iki kanal ve ait oldukları medya grupları haberi görmezden geldi. Diğer televizyonlar ise şarkı, türkü yayınlamaya devam ediyorlardı.

Türk halkı, kendi savaş uçaklarının başka bir ülkenin hava savunma sistemi tarafından vurulduğunu tüm dünyadan saatler sonra öğrenebildi. Reuters’ın bu haberi tüm dünyaya duyurmasına rağmen NTV ve CNN Türk haberi bir iddia olarak bile vermedi. Türk halkı gerçeği saatler sonra öğrenebilirken, Türk medyası Uludere’nin ardından bir kez daha sınıfta kaldı!..

Not: Bu yazı, ilk kez 24 Haziran 2012 tariginde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2012/06/turk-medyasi-suriye-krizinde-sinifta-kaldi/

Banu Avar ile Küresellesme ve Medya

Gazeteci yazar Banu Avar’la Türkiye’nin gündemini, küreselleşmeyi ve medyayı konuştuk. Türkiye’nin mevcut durumunu tahlil eden Banu Avar, çarpıcı açıklamalarda bulundu…

Banu Avar: “Bu vatanın bir de milleti var…”

Politik Akademi: Küreselleşme söylemini son zamanlarda sık sık duyar olduk. Bu noktada sizin bir küreselleşme tanımınız var mı? Küreselleşmek nedir, bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Banu Avar: Küreselleşme EMPERYALİZM demektir. Yeni adı ‘globalizm = küreselleşme’ vahşi hedefleri yumuşatma gayretidir. Özü değişmiyor ama adı sempatikleştiriliyor… İşte görüyorsunuz, küreselcilerden geçilmiyor ve onlar dünyayı yönetme hedefi güden bir avuç çok uluslu sermayedarın değirmenine su taşıyor…

Küreselleşme sürecinde Türkiye ne durumda? Bu süreç sonrasında kazanımlarımız ve kayıplarımız neler olabilir?

Emperyalizm 100 yıl önce de bu topraklara gözünü dikmişti… Osmanlı imparatorluğu içinden 25 devlet çıktı. 3 devlet çıkamadı… Ermenistan, Kürdistan ve Bizans devleti… Şimdi Türkiye Cumhuriyeti topraklarından bu haritaları çıkarmayı hedefliyor… Neden? Çünkü bu coğrafya Asya’nın kapısıdır, bir. İki, petrol, doğal gaz ve kıymetli madenleri bağrında taşır… Bu topraklara el koyma hedefi güden Batı, uzun yıllardır içerde işbirlikçileri ile şekillendirme harekatına girişmişlerdir.. Önce ekonomi halledilmiş, Gazi Paşa’nın MİLLİ ekonomisi yokedilmiştir… Çalışan fabrika neredeyse kalmamıştır.. Küreselleşme maskesi altında tüm eğitimimiz Batı çıkarlarına göre şekillendirilmiş, tüm basın yayın organları emperyalizmin çıkarları hizmetinne verilmiştir.

Böyle giderse ‘küreselleşme’ nam-ı diğer Emperyalizm ‘böl ve yönet’ kuralını devreye sokarak istediklerini gerçekleştirecektir.. Ama unuttukları şudur: Onlar içerde satın aldıkları kişiler ve kurumlara fazla güveniyorlar. Bu vatanın bir de milleti var… Ve o millet, onların asla anlayamayacakları özel bir tarih yazmış bir millet. Genlerinde bile anti-emperyalist. Sonuna kadar savaşan ve her koşulda savaşan bir millet.. Bunu unutuyorlar…

Banu Avar: “Ben taraflı bir gazeteciyim”

Küreselleşme sürecinde bir gazeteci olarak tarafsız olmak mümkün mü? Siz kendinizi taraf olarak görüyor musunuz?

Ben, memleketimin tarafı bir gazeteciyim… Kendi halkımın tarafındayım… Diğer Batılı meslekdaşlarım da taraf olduklarını söylerler. Ben bir tane Amerikalı gazeteci görmedim ki “ben tarafsızım” desin, bir tane İngiliz gazeteci görmedim ki “ben objektifim” desin; hepsi kendi ülkelerinin ajanı gibi çalışırlar. Buna çeşitli zamanlarda şahit oldum, burada PKK’yla olan ilişkilerinde gördük. Onlar kendi ülkelerinin tarafındalar, ben de kendi ülkemin tarafındayım. Bunu yapamayan kendini Batının hizmetine vermiş, onlardan beslenen ve ülkesi aleyhine iş yapmak için çırpınan sözüm ona gazetecileri kınıyorum.

Elimden gelen bu…

Yakın zaman önce TRT ekranlarında, ilgiyle izlediğimiz bir programınız vardı. “Sınırlar Arasında” bugün neden TRT ekranlarında değil? Bunda taraf olmanızın bir etkisi olmuş olabilir mi?

Bana açık açık söylediler, ben de “Böl ve Yut” adlı son kitabımın önsözüne koydum: on aylık sözleşmem olmasına rağmen işten atıldım, en çok izlenen program olmama rağmen neden işten atıldığımı sordum. Onlar da, “Banu Hanım, ne yapalım? Amerikan Büyükelçisi sizden çok şikâyetçiydi. İsrail Büyükelçisi çok şikâyetçiydi sizden, Gürcistan Büyükelçisi çok şikayetçiydi sizden.. Baskılara dayanamadık, mecbur kaldık ve sizi işinizden atmak zorunda kaldık” dediler. Yüzüme söylendi bunlar. Bugün Türkiye, büyükelçiler tarafından idare ediliyor.

Yaptığınız bir açıklamada “TRT’nin yayın akışının nasıl değiştiğini görmek mümkün.” demiştiniz. Bu “değişim”i biraz daha açabilir miyiz? Bugün nasıl bir TRT var?

İşgal altında! Çok kısaca, işgal altındadır TRT! TRT müthiş bir kurumdur, çok önemli bir kurumdur. Ben TRT’deki arkadaşlarıma adadım son kitabımı. Onlar olmasaydı bu programları asla yapamazdım, çünkü bizim yaptığımız iş bir ekip çalışmasıdır. TRT’deki 6000 kişinin 5900’ü muhteşemdir. Geriye kalan 100 kişi işi bozuyor. Yani, tüm Türkiye’de olduğu gibi: Türkiye’nin GSMH’sının %i95’ini %5’lik grup yiyor. Geriye kalan yetmiş milyon da GSMH’nin %5’lik kısmını yiyor. Aynı bunun gibi TRT’de. Yani işin kaymağını o 100 kişi yiyor. İstediğini oraya koyuyor, istediğini yapıyor… Ama esas olan, halkın içinden çıkma çok önemli, değerli insanlar var, asıl onlar TRT’yi TRT yapıyorlar. Ama maalesef o insanlar itilip kakılıyorlar. Ben sözleşmeliydim, sözleşmeli olduğum için beni anında atabildi. Ben montaj yaparken atıldım. Gelen resmi kağıtta “15 gün önce işten atıldınız diyor.”
İşte demokrasi, işteinsan hakları, işte basın hakları!!
Zücaciye dükkânına fil girmiş gibi bir olaydı, bunları da yazdık çizdik, ilgilenenler okusunlar görsünler. “Basın özgürlüğü” diye bağıran hanımlara, beylere bir şey olmuyor, nedense bize oluyor böyle şeyler.

Banu Avar: “Hedefte üniversiteler ve medya var”

Türkiye’de medyanın duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Medya genel anlamda taraflı mı, taraflıysa kimlerin tarafında?

Amerikanın tasarladığı Yeni dünya düzeni’nde çeşitli ülkelerde ekonomi siyaset ve kültüre el konulması öngörülmüştü..
II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ABD’nin söyleminde hedef üniversiteler ve medya. Bu ikisini ele geçirmek gerekiyordu çünkü bu ikisi öncü güç olarak seçilmişti. Emperyalizmin ve “kapitalizmin” öncü askerleri profesörler ve medya mensupları olacaktı. Bu öncü güçler önce Batıda ‘itaatkar kuşaklar’ olarak eğitildiler..
Eğitim kurumları hep hedefteydi.. Medya da öyle.. Halkı ve gençliği en çabuk etkileyen silahlardı onlar…
Medya mensuplarının seçilmiş olanları halkına karşı Batılıların çıkarlarını savunuyor… Psikolojik operasyonlarda yeralıyor. Halkın kutsal bildiği herşeye saldırıyor… Kültürsüzleşme ve kimliksizleşme operasyonunda Batının safında yer alıyor..
Medyanın küreselleşme sürecinde ne tür fonksiyonlar üstleniyor? Türk halkının psikolojik bir harekât altında olduğuna dair yorumlarınızı okuyoruz, bu harekâtta medyanın üstlendiği bir rol var mı?
ABD’de muhalif gruplar da var, biz onlarla oturup konuşuyoruz. Kitle hipnozu yaratılıyor şu anda, kitle hipnozu çok yaygın, hemen hemen bütün ülkelerde uygulanan bir araç. İnsanların beyinlerini yıkıyorlar, uyutuyorlar… Mesela Aczmendiler nasıl kafalarını sallıyorlarsa, aynı şekilde Rapte de aynı şey var: insan elli kere bunu yapınca beyni dumur oluyor. Gençliğe zorla müzik olmayan bir müzik dayatılıyor.. Yemekteyiz, izdivaç, hoplama zıplama, kutu açma oyunlarıyla beyin uyuşturuluyor…
Türkiye’ye karşı yürütülen bunca harekâtın altında Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumu yatmakta, sanıyoruz. Türkiye neden birilerinin dikkatlerini böylesine üzerine çekiyor?
1999’de Clinton geldiği zaman bir konuşma yaptı, Obama geldiğinde de bu konuşma tekrarlandı. “20. yüzyılın ilk elli yılını Türkiye belirledi.” dediler. Bu boşuna söylenmiş bir söz değildir ve doğrudur. Mustafa Kemal Atatürk sayesinde belirlendi bu elli yıl. Bütün bölge etkilendi bu elli yılda. 3. Dünya’nın ayaklanmasına, bağımsızlık savaşları vermesine neden oldu, onları etkiledi. Obama “21. yüzyılı etkileyecek olan da Türkiye’dir. Türkiye Avrasya’nın kilididir.” dedi. Ben inanıyorum ki, Türkiye gerçekten milli bir hükümete sahip olursa, bütün bölgeyi değiştirebilir: sadece kendini değil! Türkiye bütün bölgeyi değiştirebilecek güçte olan, nüfuz alanı buna yetebilecek bir ülke. Ve ayrıca, bütün dünyanın enerji kaynaklarının dörtte üçü Türkiye ve Çin arasında. Sadece bu bile yeterli bir sebep. Bölgeyi ele geçiren dünyayı ele geçirir. Bugün Amerikalılar “future is in Asia” diyor. Gelecek Asya’da ve hedeflerinde Asya var. Asya’nın kapısında ise Türkiye yer alıyor.

Türkiye’nin bölgesel ilişkilerini hakkında ne düşünüyorsunuz? Her ülke sınırdaşlarıyla ilişkilerini geliştirirken, örneğin ABD en çok kuzey komşusu Kanada ve güney komşusu Meksika ile dostluk ve ekonomik birlik kurarken Türkiye’nin komşularıyla sorunlu ilişkiler kurmasını ve dostluğu deniz aşırı ülkelerde aramasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bahsettiğiniz olay NAFTA, yani Meksika, Kanada ve ABD arasında. Aslına üçünün iyi ilişkileri yok, tamamen sömürü mekanizması var. Öyle bir sömürü mekanizması var ki ne Meksika başını kaldırabiliyor ne de Kanada. Meksika’da son on yıl içinde dört bin kadın öldürüldü, nerede insan hakları? Tecavüz edilip öldürülmüş kadınlar bunlar. ABD’ye kimse laf edemiyor, ABD her istediğini yapıyor: tam bir ceberut, tam bir faşist, terörist bir devlettir ABD. Kendi halkı da bundan çekiyor, korkunç bir durumda. Brooklyn köprüsünün altında neden aç, evsiz insanlar var?. Buradan gidenler turistlik bölgeleri gezdikleri için göremezler, gözleri kapanır. Türkiye’ye gelince, 1947’de yeni bir dünya diye yola çıkan ABD’nin komplosu altına girdi. Daha önce de İsmet İnönü döneminde, Fransa ve İngiltere ile üçlü anlaşmayı imzalamıştı.. Büyük bir hata yapmıştı..Türkiye bunu çok ağır ödedi.

Çünkü Tanzimat kafalıydı, Atatürk’ü hiç anlamamıştı. Kendisi de söyledi bunu: “Atatürk’ü hiç anlamadım ama inandım” diye; Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı kitabında vardır bu. Tanzimat kafalı insanlar Türkiye’nin yönetimine girdi. Sonrasında, “40’lı yılların karanlığı” der Atilla İlhan, 40’lı yılların karanlığında yaşadık.. Avrupanın faşist yasalarını aldık, Batı özentiliğiyle yaşadık..İçimizde yabancı uzman doluydu. 1947’ye gelindiğinde de hem BM’ye, hem IMF’ye, hem de NATO’ya girerek Türkiye dış politikada tamamen kaybetti. Girdiğimiz bu örgütler, ki ABD’nin siyasi kolu BM’dir, askeri kolu NATO’dur, ekonomik kolu da IMF veya Dünya Bankası’dır. Bu örgütler, bir ülkeye girdikleri ve bu şekilde etkin oldukları zaman ülke örümcek ağlarıyla sarılır… Felç edilir.. Onlar, komşularınızla sürekli çatışma yaşamanızı isterler ki onlar oraya gelip ayırıcı olarak oturabilsin ve oradaki enerji kaynaklarına el koyabilsinler. Bütün ülkelerde yaptıkları da bu zaten, bunun en iyi örneği Darfur’dur. Bütün Hollywood aktrisleri “Darfur, Darfur…” diye ortalığa fırladı, neden acaba? Çünkü Darfur’un altı uranyum ve petrol yatağı!!! Orada bir BM kampında ortalıkta dolaşan insanlara baktım. Nereden geliyorlar diye sordum. Şu, şu bölgelerden geliyorlar dediler. Dedim ki, peki orada savaş olmamasına rağmen neden geri dönmüyor bu insanlar? Burada ev, yemek veriliyor onlara, dediler. İşte insanlar tembelliğe alıştırılıyorlar ve oradaki petrol ve uranyum yataklarına el konuluyor bu arada. Heryerde aynı metod uygulanıyordu… Ülkelere giriyorlar, etnik grupları seçiyorlar, birbirlerine karşı kışkırtıyorlar ve sonra da “Orada bir savaş var, biz gelelim aranızda arabulucu olalım diyorlar ve sonrasında oturdukları masada bütün enerji kaynaklarına el koyuyorlar. Bugün de Güneydoğumuzda , Kafkas sınırında aynı oyun oynanıyor.. Oyun ara bozma ve kendini hakem ilan etme oyunu.. Bunlara karşı Mustafa Kemal’in çözümü Sadabad ve Balkan Paktıyla tüm bölge ülkelerinin birbirine kenetlenmesi ve emperyalizme karşı durmasıydı..

Doğu’yu ve Batı’yı görmüş, bu nokta pek çok araştırma ve belgesele imza atmış bir gazeteci olarak bizlere bir “Doğu” ve “Batı” tanımı yapabilir misiniz? Türkiye bu tanımlamalar noktasında Batılı mı yoksa Doğulu mu atfedersiniz?

Avrasya’lı bir ülke olarak görüyorum Türkiye’yi. Geleceğin de Avrasya’da olduğunu, sadece ben değil, Amerikalılar da söylüyor. Ama nedense, bizi yönetenler belli yerlere biat ettikleri için, Batı tarafından oralara oturtuldukları için bunları görmezden geliyorlar, Hala Batı hayranlığını körüklüyorlar. Oysa, Batı bitmiştir! Son kırk yıldır bir tek yazar, bir tek müzisyen, bir tek ressam çıkartamamıştır Batı. Kültürel olarak can çekişiyor.. Bilimsel araştırma yapan insan yok Batı’da. Gelenlerin hepsi ya Hintli, ya Çinli… Amerika’dakilere de baktığınızda bilim insanlarının çoğu doğudan.. Bir, Batı’nın nefesin tükendiğini görüyoruz. İki, Batı’nın krizden krize yuvarlandığını görüyoruz. Bu krizlerin sürekliliğinin sebebi kapitalizmin bu aşamasıdır. Bütün dünyayı çok uluslu birkaç şirketin yönettiğini artık kendileri de söylüyorlar. Çok uluslu şirketler var ve bunlar dünyayı yönetiyorlar. 1929 krizinde çok uluslu şirketlerin bir kısmı eleğin üzerinde kalıp, diğerleri eleğin altına düştü. O krizden birileri çok zengin çıktı, şimdi de bu krizden birileri çok zengin olarak çıkacak. Bu sebepten Kissinger 21 Ocak’ta önemli bir konuşma yaptı ABD televizyonlarında ve kriz bizim için bir fırsattır dedi. Bunu açık açık söylüyorlar zaten. Kriz birileri için fırsattır. O birileri Counsil on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyine) bağlı, Trilateral’e bağlı, Bilderberg’e bağlı olan o masonik piramit örgütlenmenin en tepesinde oturan on, on beş aile ve onlara bağlı silah, uyuşturucu ve petrol şirketleri… Bütün dünyayı istedikleri gibi hallaç pamuğuna çeviriyorlar ama ben bunun sonunun geldiğini düşünüyorum.

Bu noktada bir umut var, o zaman?

Kesinlikle, bir umut var! Çünkü ben diyalektik bilimine inanıyorum ve diyalektik bize her şeyin tersini de içerisinde taşıdığını söylüyor. Ben, böyle gidemeyeceklerini düşünüyorum: Nasıl ki belli bir feodal dönemin sonunda Fransız İhtilalı oldu ve bir sürü kafalar gitti, giyotinler çalıştı ve sonunda dünya yeni bir devreye girdiyse şimdi de dünya yeni bir devreye girme döneminin tam eşiğindeyiz.

1983 yılında CIA’nin Başkanı William Colby, yaptığı bir konuşmada “Artık belli ülkelerde operasyonlarımızı topla tüfekle değil ‘demokrasi’ yoluyla yapalım; aydınları medyayı kurumları devşirelim ‘gerekli’ haberleri yayalım!” demişti. Bugün demokrasiyi ABD çıkarlarını maksimize etmeye yarayan bir araç olarak değerlendirmek mümkün müdür?

Demokrasi denen şeyin ne olduğunu iyi bilmek gerekiyor, çünkü herkesin kendince bir demokrasi tanımı var. Amerikalılar şimdi “smart power” diyorlar, öncesinde “soft power” diyorlardı, yani yumuşak güç, akıllı güç. Demokrasiyi, kendi emperyalist hedeflerine gitmek için bir araç, silah olarak kullanıyorlar. Gittikleri bütün ülkelerde, özellikle “turuncu darbe” yaptığı bütün ülkelerde demokrasi deniliyor, bu demokrasi içi boşaltılmış bir silah, hiçbir anlamı yok! Demokrasi demek, güçsüz olanların güçlülere karşı örgütlenme gücüdür . Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde demokrasinin “d”sinden bahsedilemez. Özellikle Türkiye’de hiç bahsedilemez. Ben, elli küsur yaşındayım, otuz yıl medyada çalıştım ama hiçbirinde sendikalı olamadım. Sendikalı olacağım dediğimde işimden atıldım. Nedir, bu? Demokrasi mi? Ben patrona karşı kendimi korumak için örgütlü güç içine giremiyorsam bunun neresinde demokrasi? Biz basın mensupları sürekli işimizden atılıyoruz, geçen üç ay içinde işinden atılanların sayısı üç bine yükseldi ve bu üç bin kişi örgütsüz olduğu için hakkını koruyamıyor. Demokrasi, örgütlenebilme gücüdür. ABD’nin ve diğer emperyalist devletlerin en önemsediği şey bizimki gibi ülkelerde, yani kaynaklarına ve topraklarına el koymak istedikleri ülkelerde, insanların asla ve asla örgütlenmemesi; eğer örgütlenilirse de hemen önünün alınması şeklinde. Bugün Türkiye’de içeri alınan birçok insanın listeleri tıpkı 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de de olduğu gibi ABD Büyükelçiliğinden geliyor. Beni işimden attıran da ABD Büyükelçiliğidir. Nasıl bir demokrasidir onların savunduğu, bilmiyorum? Bence yaşadığımızın adı faşizmdir.

Not: Bu röportaj ilk kez, 23 Temmuz 2012 tarihinde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2012/07/banu-avar-ile-kuresellesme-medya-ve-turkiye-2/

Yeni Medya’da Çözümün Adresi: Akademi Medya

Politik Akademi ve Tasarım Akademi‘nin ardından yeni medya projelerimiz hız kazandı. Bu iki projenin yanı sıra sosyal medya konusunda da birçok güzel işe imza atınca deneyimlerimizi Akademi Medya çatısı altında paylaşmaya karar verdik.

İlerleyen haftalarda dostum Giray Batıtürk‘le birlikte Akademi Medya çatısı altında web projeleri ve sosyal medya politikaları konusunda çalışmalar yapmaya başlayacağız. Akademi Medya ile orta ve uzun vadede müşterilerimize profesyonel destek sunmayı da amaçlıyoruz.