Arşiv 2007/11/23

Türev: Aşkın, Sadakatin Türevi…

Ne zamandır film tanıtmıyordum, izlemediğimden değil bu: sadece son zamanlarda iyi filmler rastgelmedi. Ben yazmak istiyorum ama sinemaya ve hayata dair satırlar…

Filmimizin adı Türev. Ben uzun zaman önce izledim, hatırlamadığım şeyler olabilir bu sebepten. Ama hatırladıklarım nispeten daha fazla, güzellikler hatırlıyorum bolca… Hayattan enstantaneler, hatta hayattan gerçekler hatırlıyorum… Gülçin Santırçıoğlu‘nun o mükemmel güzelliğini, beni nasıl da etkilediğini hatırlıyorum…

Filmin konusunu da hatırlıyorum tabii: Güzel bir kız, ki bu güzeli Gülçin Santırçığlu canlandırıyor, erkek arkadaşının sadakatinden kuşkulanır ve derin derin güven sorunları yaşanmaya başlar. Bu noktada akar film makimasında “insan”ın anlatılması, insan… Genç ve güzel kız, erkek arkadaşının onu aldatıp aldatmayacağını anlamak için en yakın arkadaşından erkek arkadaşını tahrik etmesini ister. Bu noktada tüm kıskançlıklar, tüm tutkular ve özellikle tüm o güzel duygular sarar filmi… İzleriz insanı, sadık olup olmadığını, hayatta tek eşli kalıp kalamadığını… En önemlisi sevgiliye verilen sözlerin önemini, belki de önemsizliğini….

İnsan çok güçlü değil, bunu görüyoruz Türev’de… Bazı şeyleri zorlamamak, birilerinin sınırlarını sarsmamak gerekiyor. Çünkü o aradığımız sadık erkek ya da kız her zaman çok uzağımızda ve hiçbir insan sizlerin veya benim “bir tanem” olacak kadar yüce değil. İnsan kusurlu, insan eksik bu noktada… Biz olmasaydık başkası olacaktı o çok sevdiğimiz insanın yanında, belki o gece babamızın mesaisi uzasaydı biz olmayacaktık ve bir başkası sarılacaktı yarin o güzel kollarına… Biz olmasaydık başkası olacaktı, işte bu sebepten zorlamamalı…

Ama ben de zorlamak istiyorum, emin olmak istiyorum… Onun sadık olduğunu görmek, bensiz yalnız başına kalacağına inanmak istiyorum… Çok şey istiyorum ama, insanım ve her insan gibi çok şey isteyip insanı tanımamazlıktan geliyorum…

Toprak Ana, Anne

İnsanoğlu varlığını hissettiği günden bu ana kadar doğayı yorumlamış, en azından bizim kitaplarımızda böyle yazıyor. Ardından kendisine Tanrılar aramış, Ay’a, Güneş’e ve çok daha farklı metaya tapınmış… Peki insanoğlu ilk neye tapmıştır sizce? İnsanoğlu ilk olarak anneye, kadına tapmıştır; onun bir canlıyı rahminden çıkartmasına şahit olmuş, o canlıyı onun var ettiğini zannetmiştir. Anne yaratıcıdır, var edendir demiş ve kadını kutsamış…

Ardından toprak gelmiş, ekmişler ve şimdi de toprak var etmeye başlamış… Artık yaratan toprakmış, buğdayı ve dolayısıyla ekmeği var etmiş toprak. İnsan kutsama gereğiyle şimdi de toprağı kutsamış, tanrı bilmiş…

Bu dönüşüm, Tanrı’nın anne olarak değil de toprak olarak bilinmesine geçen süreçte insan anneden bildiklerini aktarmıştır toprağa… Ne ilginç değil midir; toprağın derinliklerinin sıcak olduğu inancının bilimsel kabulden yüzyıllar önce ortaya konulması, toprağın ana sıcaklığına sahip olduğuna inanılması…

İnsan ne ilginç, bazen ne mükemmel ve bazen de ne iğrenç…

Uludağ Üniversitesi’nde Konferans…

Son günler güzel geçiyor, sabahtan akşama kadar konferans konferans koşuşturuyoruz; geceye doğru da dersler başlıyor…

İlk konferansı bildiğiniz gibi Türk Mucit’in tonton profesörü Prof. Dr. Celal Şengör vermişti; bugün de ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ve ardından da CHP Genel Başkan Yardımcısı ve eski büyükelçilerimizden Onur Öymen konferans verdi.

İnsan böyle insanlarla aynı ortamda olmaktan bile mutluluk duyuyor ve bilginin ne kadar da önemli olduğunu gözleriyle görebiliyor. Şu ana kadar gerçekleşen bu üç konferans, ne mutlu ki, kişiliğime birşeyler kattı; daha önemlisi araştırmam ve öğrenmem gereken onlarca başlık gördüm. Araştırdıkça, öğrendikçe ve böylesine bilgi dolu insanları dinledikçe bilgi dağarcığımın çok iyi bir noktaya geleceğine inanıyorum. O kadar not aldım ki, bir ay boyunca sırf bu konferanslar üzerine yazabilirim, ki öyle de yazacağım…

Konferanslarda öğrendiğim noktaları, enstantaneleri burada sizinle paylaşacağım… Ama şimdi koşma zamanı, dersin başlamasına az birşey kaldı.

Bi’tanem…

Aklımda kaldığı kadarıyla, ilk şiirimin adı “meçhul sevgili” idi.

Olmayan, kavuşulamayacak bir sevgiliye yazmıştım; bir ütopya kurmuştum beynimin bilmem hangi köşesinde, çocukça…

Ardından lise yılları geldi, yeni sevgililer girdi hayatıma; o meçhul güzelliğin peşinde…

Şimdi üniversitedeyim ve hala peşindeyim o meçhul sevgilinin. Arıyorum bunca yıldır, bulamıyorum…

Ama artık biliyorum, o’na ulaşamayacağımı… Bu kirli dünya o’nu kirletti falan da demiyorum; onun bu kadar pislik içinde, hayatın içinde var olamayacak kadar yüce bir imge olduğunu biliyorum çünkü…

Artık o’nu aramıyorum. İnsan’ı tanımaya başladım, istediğim şeyin insan üstü bir varlık olduğunu gördüm! İnsan olamıyor bir türlü, güzel bir sevgili…

Ve sevgili, “insan” olduğu için; tek kişilik kalıyor tüm aşklar… Daha önce de yazdığım gibi, harbiden, her aşk tek kişilik!!!

Bu satırları koca Derya’larda kulaç attıktan, bitmez Gül’leri, nice Şans’ları geride bıraktıktan sonra yazıyorum. Sanırım artık büyüyorum…

Bulutların Üstünden Bıraktım Ben Kendimi…

Bulutların üstünden bırakmak kendini: Metrelerce yüksekten, süzülmek kara toprağa doğru…

Rüzgarın yüzünüze çarpması ve her geçen saniye mutlak sona daha hızlı yaklaşmak…

Nasıl ölmek isterdin deseler? Cevabım hazır: Bulutların üstünden bırakarak kendimi!

Yağmurlu bir sonbahar sabahı, güneş fazlasıyla soğumuş Bursa’yı ısıtma uğraşı içindeyken; bulutların üstünden bırakmak kendimi!

Neden insan ölümünü tasarlamaz ki? Neden bu kadar uzaklardadır ki ölüm? Aslında yanıbaşımızda olduğunu neden göremeyiz ve neden nasıl öleceğimize kendimiz karar verebilecekken ecelin kapımızı çalmasını bekleriz? İnsan ölümünü tasarlayacak kadar üstün bir varlık sonuçta…

Mesela ben, birgün ölmeye karar verirsem; önce güzel bir duş alırdım… Annemin hayatım boyunca “başını kurutmadan dışarı çıkma” demesine inat sırıl sıklam bedenimle atlamak isterim metrelerce yüksekte seyretmekte olan bir uçaktan…

Ama şimdi, yaşamak zamanıdır dostlar! Ölmeye henüz karar verecek kadar akıllı veya aptal değilim! Şimdi yaşamak zamanı, zevk almak, mutlu olmak zamanı…

Celal Şengör Uludağ Üniversitesi’ndeydi

Bugün, Türk Mucit‘in “tonton” profesörü Celal Şengör üniversitemizi şereflendirdi, engin bilgisi ve muhteşem hitabıyla en azından beni büyüledi. En önemlisi, Erol Şengör’ün sözlerine ulu önderin “Hayatta en gerçek kılavuz bilimdir” sözleriyle başlaması ve yine aynı sözlerle konferansına son vermesiydi. Bu noktada kendisini tekrar tebrik etmek istiyorum.

Celal Şengör gibi insanları görünce mutlu oluyorum. Az da olsa varlar, işerini düzgün yapan ve varlıklarıyla çevrelerine ışık saçan insanlarımız…

Geleceğe dair kötü tablolar var edildi bugün de, inandığım bir insandan geleceğin aslında pek de aydınlık olmayabileceğini duymak açıkçası korkuttu beni. Tek bundan da korkmadım tabii, bilgisizliğimden korktum ve bilgisiz olduğumu en iyi bilgili bir insanın yanındayken anlayabileceğimi fark ettim. Celal Şengör, o ne derin bir entelektüelliktir öyle? Ezdin geçtin şu gencecik çocuğun o yeni yeşermeye başlayan egosunu! Başıma ne işler açtın, farkında bile değilsindir… Bugünden tez yok, her daim okunacak, düşünülecek ve elbette yazılacak. Hadi bakalım Okan Bey, artık çalışma, kendini geliştirmeya daha fazla vakit ayıracaksın!! Oku okuyabildiğin kadar, öğrenmeye çabala hayatın geriye kalan tüm inceliklerini…