Arşiv 2010/11/30

Çevre Kirliliği ve Küresel Çevre Kirliliğinin Ekonomik ve Siyasal Yansımaları

Hızlı nüfus artışı ve Sanayi Devrimi sonrasında oluşan hızlı üretim ve tüketim olanakları; dünyamızı içinden çıkılmaz çevre sorunlarıyla yüz yüze bırakmıştır. Dünyamız, çevremiz her geçen gün biraz daha kirlenmektedir.
Artan nüfus, küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi, nükleer atıklar, doğal kaynakların aşırı tüketimi ve özellikle su, hava ve toprağın kirletilmesi küresel çevre sorunlarına sebep olmuş ve halen de olmaktadır. Şüphesiz, bu sürecin ekonomik ve siyasal yansımaları olmakta ve olacaktır.
21. yüzyılda insanoğlu, tek hammadde ve atık depolama kaynağı olan doğayı düşüncesizce tüketmeye devam etmektedir. Sürdürülebilir olmayan yöntemlerle, dünya her geçen daha fazla kirlenmekte ve adeta tükenmektedir! Peki, dünyanın tükenmesi ne gibi ekonomik ve siyasal sonuçlar doğuracaktır?
Şüphesiz, hammadde olmadan üretim yapmak mümkün değildir. Dünya bu şekilde tüketilmeye devam edilirse, tek hammadde kaynağımızı da yitirmiş olacağız. Böylelikle üretimden de bahsedemeyeceğiz çünkü belirttiğimiz gibi üretim ancak hammadde ile mümkün olabilmektedir. Üretimin olmadığı ya da nispeten azaldığı bir dünyada insanların yaşam kaliteleri düşecek hatta açlık ve benzeri sebeplerden toplu ölümler yaşanabilecektir.
Kaynakların azalmasının siyasal sonuçları ise tahmin edeceğiniz gibi uluslararası sürtüşmeler ve savaşlar olacaktır. Mevcut kaynakların paylaşımı için yaşanan dünya savaşları göz önüne alınırsa, yarınlarda neler yaşanabileceğini tahmin etmek zor olmayacaktır.

Dünden Bugüne Küresel Çevre Sorunları

Sanayi Devrimi‘nden bugüne, üretimin ve aynı zamanda tüketimin sürekli bir artış göstermesi dünyayı ciddi çevre sorunları ile karşı karşıya bırakmıştır.
Tek hammadde kaynağımız ve atık depomuz dünya; her geçen gün daha fazla sömürülmekte ve kirletilmektedir. Bu süreç tüm insanlık ve özellikle gelecek nesiller adına kaygı verici bir aşamaya ulaşmıştır.
Çevre sorunları tüm dünyayı etkilemektedir: ne yazık ki ülkeler arasındaki sınırlar çevre sorunlarının yayılmasına engel olamamaktadır. Okyanus ötesinde salınan zehirli gazlar okyanusları, kıtaları aşabilmekte ve tüm dünyaya yayılmaktadırlar. Bu noktada çevre sorunları küresel bir boyut kazanmakta ve dünya üzerinde yaşayan her insanı ilgilendirmektedir.
Dünyamızın karşı karşıya kaldığı küresel çevre sorunlarının belli başlıları şu şekilde sıralanabilir:

 

  • Küresel Isınma ve Sera Etkisi
  • Ozon Tabakasının İncelmesi ve Artan Ultraviyole Işınlar
  • Su, Toprak ve Hava Kirliliğinin Artması
  • Hızlı Nüfus Artışı
  • Tüm Dünyada ve Özellikle Yağmur Ormanlarında Biyolojik Çeşitliliğin Azalması
  • Doğal Kaynakların Aşırı İsrafı Sonrası, İş Bu Kaynakların Tüketilmesi

Çağan Irmak’tan Prensesin Uykusu

Babam ve OğlumUlak ve Issız Adam adlı filmleriyle büyük başarı elde eden ünlü senarist, yönetmen Çağan Irmak, şimdi de Prensesin Uykusu adlı filmiyle sinemaseverlerin karşısında. Senaryosunu Çağan Irmak‘ın yazıp, aynı zamanda yönettiği Prensesin Uykusu adlı film, sıradan olayları konu alan ama sıra dışı bir anlatıma sahip. Filmin konusu şöyle:

Kütüphanede memur olarak çalışan Aziz, kendi küçük dünyasında sakin ve huzurlu bir hayat sürdürmektedir. Birgün, mahalleye yeni açılan kuaförün sahibi Seçil ve 10 yaşındaki kızı Gizem, Aziz’in oturduğu apartmana taşınır. Aziz’in yeni komşularıyla renklenen hayatı, küçük kızın daldığı uzun uykuyla gölgelenir. Gizem’in daldığı uykunun tetiklediği bambaşka olaylarla, sıradan görünen ama aslında rengarenk karakterlere sahip bu insanlar birlik olup, kaderi değiştirmeye çalışırlar.

Filmi henüz dün izlemiş birisi olarak filmin, oyuncuların ve elbette Çağan Irmak‘ın beklentilerimi olabildiğince karşıladığını söyleyebilirim. Film oldukça sıcak, duygulu ve bir o kadar da gülümsetici. Zaten Çağan Irmak da filmi için “En güleryüzlü filmim oldu” diyor.
Film boyunca tüm duygularınız sürekli bir değişim, dönüşüm yaşıyor. Bir sahnede gülüyor, bir diğerinde düşünüyor ve belki de ağlıyorsunuz… Bu noktada senaryo kadar oyuncuların da büyük etkilerinin olduğu kuşkusuz: Çağlar Çorumlu, Sevinç Erbulak ve Genco Erkal başta olmak üzere tüm oyuncular işlerini hakkını vererek yapmışlar.
Film boyunca görsel bir şölen izleme şansınız da oluyor: Film içerisindeki animasyonlar, özellikle de kütüphane içerisindeki ahtapot sahnesi mükemmel bir işçiliğin ürünü. Açıkçası Türkiye‘de yapılmış bir filmde böylesine iyi animasyonlar beklemiyordum. Filmin animasyonları gerçekten iyi!
Filmin müziğine gelecek olursak, film müzikleri Redd Grubu tarafından yapılmış. Redd Grubu da projenin diğer paydaşları gibi üstüne düşeni yapmış: Filmin müzikleri, özellikle Redd Grubunu takip edenler için oldukça tatmin edici.
Senaryosunu Çağan Irmak‘ın yazıp, yönettiği Prensesin Uykusu; çok iddialı olmasa da güler yüzlü, yüzünüzde tebessüm bırakacak bir film.

II. Dünya Savaşı Sonrasında Federal Almanya ve Almanya’nın Dış Politikası

II. Dünya Savaşı, 20. yüzyılda insanoğlunun dünya çapında gerçekleştirdiği ikinci savaştır. Alman ordularının Polonya‘ya saldırdığı 1 Eylül 1939 tarihinde başlayan savaş, altı yıl sürmüş ve 23 Nisan 1945 tarihinde Rusların Berlin‘e girmeleriyle, en azından Almanya ve Adolf Hitler için son bulmuştur.
Savaş sonrasında Almanya ciddi siyasal, kültürel ve ekonomik sorunlarla baş başa kalmış; adeta yerle bir edilmiştir.
Savaş öncesinde Almanya‘nın nüfusu 69.623.000 iken  savaş sonrasında nüfus %10,47 azalmıştır. Savaş boyunca 5.533.000 asker, 1.600.000 sivil hayatını kaybetmiş, 160.000 Almanya vatandaşı Yahudi de soykırıma maruz bırakılmıştır.
Savaş sonrasında galip devletlerin Almanya üzerinde karara vardıkları üç temel vardır: Yeni kurulacak Almanya, antimilitarist, antimonopolist ve antifaşist olmalıdır!
İlerleyen süreçte, galip devletlerin inşa ettiği Almanya ikiye bölünmüştür. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği‘nin çekişmesi sonrasında, 23 Mayıs 1949 tarihinde Federal Almanya Cumhuriyeti (Batı Almanya) ve 7 Ekim 1949 tarihinde ise Demokratik Almanya Cumhuriyeti (Doğu Almanya) kurulmuştur.
Federal Almanya Cumhuriyeti‘nin dış politikası, şüphesiz, Weimar Cumhuriyeti Dönemi Almanya‘sının ve Adolf Hitler Dönemi Almanya‘sının dış politikasından farklıdır.
 
Prof. Dr. İbrahim S. Canbolat‘ın Değişen Dünyada Almanya ve Türkler adlı çalışmasında Federal Almanya’nın dış politikasını belirleyen faktörler  şu şekilde sıralanmıştır: “Dış politika, Federal Almanya’ya ilişkin olarak dört temel faktörce belirlenmektedir. Ülkenin ulusal çıkarları için dışpolitik davranış kalıbı oluşumuna zemin hazırlayan söz konusu faktörler şunlardır: Ulusal tarih, Almanya’nın bölünmüşlüğü, ekonomik büyüklük ve uluslararası yapı.

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

Harry Potter ile tanışmam iki binli yılların hemen başında olmuştu. O zamanlar henüz ilköğretim okulunda bir öğrenci idim. J.K. Rowling imzalı Harry Potter ve Felsefe Taşı adlı kitabı aldığım ilk gün, adeta kendimi kitabın sayfaları arasında kaybettim. Sonrasında, sırasıyla Harry Potter ve Sırlar Odası ve Harry Potter ve Azkaban Tutsağı yayınlandı. Her kitabı da büyük bir heyecanla okudum ve yaratılan bu renkli dünyada gezinmekten büyük mutluluk duydum.
Harry Potter ve Felsefe Tarşı‘nın filminin de çekileceğini duyduğumda büyük bir merakla vizyon tarihini beklemeye başladım ve film vizyona girdiğinde ilk izleyicilerinden bir tanesi de ben oldum. Sonrasında ikinci ve üçüncü film de vizyona girdi. Her üç filmi de oldukça beğenmiş, en azından hayal ettiğim büyülü dünya kadar renkli birer film olduklarını düşünmüştüm.
Sonrasında ise ya ben büyüdüm, ya da Harry Potter artık eskisi kadar tat vermemeye başladı. Haliyle okumayı da izlemeyi de bıraktım. Ta ki düne kadar!
Dün, yarattığımız kısa zamanda bir arkadaşımla birlikte sinemaya gitmeye karar verdik. Vizyondaki filmler arasında seansları bize uyan tek film Harry Potter ve Ölüm Yadigarları idi. Ben de hem eski günleri yad etmek, hem de arkadaşımı kırmamak için filmi izlemeyi kabul ettim. Ancak, Harry Potter serisinin Ölüm Yadigarları bölümünü okumadığım için film hakkında hiçbir bir önbilgim yoktu. Filmin başlamasını beklerken filmin özetini okumakla yetindim sadece:

Film, Harry, Ron ve Hermione’nin Voldemort’un ölümsüzlük sırrını barındıran Hortkuluklar’ın izini sürmek ve yok etmek görevini üstlenerek yola çıkmaları ile başlıyor. Profesörlerinin yönlendirmeleri ve Profesör Dumbledore’un koruması olmaksızın, tek başlarına yola çıkan üç arkadaş şimdi herzamankinden daha fazla birbirlerine güvenmek zorundadır. Ancak, onları tehdit ederek ayrı düşmelerini sağlamak isteyen Karanlık Güçler de aralarındadır…

Filmi ilk üç filmden çok daha farklı bir yapıda buldum. Açıkçası, aradığım renkliliği, ne yazık ki bulamadım. Yıllar önce Harry Potter benim için renkli bir masaldı, fakat Ölüm Yadigarları‘nda hiçbir renklilik gözüme çarpmadı. Filmin iki buçuk saat boyunca çok az şey anlatılıyor olması da beni oldukça sıktı. Buna karşın internette film hakkında yapılan yorumların hemen hemen tamamı olumlu. Sanıyorum, ben filmde aradığını bulamayan azınlığın bir üyesiyim.

Kentleşme Sürecinde Türkiye ve Kentli Olmak

İnsanlık tarihinde yaşanan ilk ve belki de en önemli devrim, bitki ve hayvanların ehlileştirilmesiyle, yani tarıma başlanması ile mümkün olmuştur. Bu devrim sonrasında insanların baş uğraşlarından birisi haline gelen tarım ile birlikte insan toplulukları belirli bir yerde toplanmak ve burada sürekli olarak kalmak durumunda kalmıştır. Bugünkü çağdaş kentlere çok benzemeseler de, insanlık tarihinin ilk kentleri de böylece; göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş ile kurulabilmişlerdir.
Dünden bugüne uzanan süreçte, kentler de doğal olarak değişmiş ve gelişmişlerdir. Özellikle sanayi devrimi sonrasında kentlerdeki ekonomik uğraşlar oldukça farklılaşmış, tarıma dayalı olmayan, ticaretin ve üretimin öne çıktığı bir ekonomi doğmuştur. Söz konusu dönemde yaşanmaya başlayan iş gücü talebini karşılamak için kırsal kesimden kentlere doğru yoğun bir göç başlamış ve kentlerin nüfuslarına büyük artışlar yaşanmıştır. İşte, kırdaki bu çözünme ve kentteki yoğunlaşma, yani kentleşme olgusu, tüm dünyada siyasal, kültürel ve ekonomik gelişmere ve bir takım sorunlara sebep olmuştur.
Batılı ve gelişmiş ülkelerde, kentleşme sürecinin ticaret ve sanayinin gelişmesiyle paralel olarak seyretmesi; yani söz konusu ülkelerde, oluşan iş gücü talebine ve büyüyen ekonomiye karşılık benzer miktarlarda insanın kırdan kente göç etmesi söz konusu ülkelerin bu süreci nispeten daha sorunsuz atlatmalarına olanak sağlamıştır. Oysa Türkiye’nin de içinde yer aldığı gelişmekte olan ülkeler için aynı şeyleri söylemek oldukça güç. Türkiye’de ticaretin ve sanayinin gelişmesi ve dolayısıyla ekonomide yaşanan büyüme hızı maalesef kırdan kente göç hızından oldukça geride kalmıştır. İşte bu sebepten dolayı kentleşme süreci ülkemizde ve diğer gelişmekte olan pek çok ülkede siyasal, kültürel ve ekonomik problemlere sebep olmuş ve halen de olmaktadır.
Türkiye’de kırda çözünme ve kentte yoğunlaşma süreci II. Dünya Savaşı sonrasında başlamış ve 1950’den sonra da giderek hızlanmıştır. 1950 yılında Türkiye’nin kent nüfusu 5,2 milyon iken kır nüfusu 15,7 milyon idi. Yani insanların sadece %25’i kentlerde yaşamaktaydı. Bugün ise kent nüfusu 54,8 milyon kişi iken kır nüfusu 17,7 milyon kişidir. Yani insanlarımızın %75’i kentlerde yaşamaktadır. İşte bu oranlar, Türkiye’nin kentleşme sürecinin boyutlarını ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin kentleşmesi ve haliyle insanımızın kentlileşmesi iki büyük değişimi doğurmaktadır. Bunlar ekonomik ve sosyal değişmelerdir. Ekonomik değişimden kastedilen, insanımızın geçimini tamamen kentte ve kente özgü işlerden sağlıyor olması; sosyal değişimden kastedilen ise kırdan kente gelen insanımızın kente özgü tavır ve davranış kalıplarını, kentin değer yargılarını benimsemesidir.
Söz konusu ekonomik ve sosyal değişimlerin başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi sonucu, Türkiye’de yaşanan kentleşme ve daha da önemlisi kentlileşme süreci başarılı bir şekilde atlatılabilecektir. Kentleşme ve kentlileşme arasındaki ayrıma, bu noktada, dikkat etmek gerekmektedir. Kentleşme, en basit şekilde; bir ülkede kırdan kente yaşanan göç sonrası kent nüfusunun ülke içerisindeki payının artmasıdır. Kentlileşme ise, buna bağlı ama çok daha farklı olarak, kırdan kente göç sonrasında kentlerde yoğunlaşan insanların ekonomik ve sosyal bakımdan kırın özelliklerinden arınarak, kente özgü özellikleri kazanması olarak tanımlanabilir.
Konumuz kentleşme olgusu süresince ve zaman içinde ortaya çıkan kentlileşme bilinci ve bu bilincin günümüz toplumunda nasıl olur da daha etkin bir konuma taşınabileceğidir. İlerleyen satırlarda cevabını arayacağımız soru, şudur: “Kent kültürü ve kentlilik bilinci nasıl olur da daha fazla geliştirilebilir?”
Pek tabii, bu soruya birbirinden oldukça farklı ve çok fazla sayıda cevap verilebilir. Fakat önemli olan en etkin cevabı, cevapları ortaya koymaktır. Öncesinde de değindiğimiz gibi kentlileşme ekonomik ve sosyal bir değişim sürecidir. Bu noktada cevaplarımızın ekonomik ve sosyal bir alt yapıya sahip olmaları gerekmektedir.
Kırdan kente gelmiş insanlarımızın kente kazandırılmaları ve tam analmıyla birer kentli olabilmeleri için herşeyden önce ekonomik önlemler almak gerekmektedir. Şüphesiz ki ekonomik bir gelire sahip olan insanlar kente daha kolay ve hızlı bir şekilde alışabilmekte, kentlileşebilmektedirler. Ayrıca bu insanlarımıza sunulacak iş olanakları, kentlerimizin başlıca sorunları arasında yer almaya başlayan kapkaç ve benzeri yasa dışı uğraşları da büyük oranda engelleyecektir.
Yinde kırdan kente göçün kötü bir sonucu olarak gördüğümüz ve şehirlerimizin çehresini büyük ölçüde kirleten gecekondulaşmayla mücadele amacıyla da önemler alınabilir. Söz konusu insanlarımıza yönelik olarak ve ekonomik koşulları da göz önüne alınarak uygun ödeme koşullarıyla toplu konutlar inşa edilebilirler. Son on yılda Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) inşa ettiği on binlerce konut, aslında bu fikrin uygulanabilirliğini oldukça net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Ekonomik anlamda kendini geçindirebilecek düzeye ulaşmış ve kent kültürüne uygun modern toplu konutlara yerleşmiş insanların kente kazandırılmaları sürecinde yapılaması gerken sosyal nitelikli çalışmalar da olmalıdır. Ne de olsa kentli olmak, salt o kentin sınırları içerisinde yaşamak değil, o kentin kültürünü edinebilmek, o kent ile birlikte yaşamaktır. Kente yeni gelmiş insanlarımızın yanı sıra uzun yıllar kentte kalmasına rağmen halen tam anlamıyla kentli olamamış insanlarımızın da olduğu göz önüne alınacak olursa asıl kentlileşme sorunun altında sosyal yetersizliğin olduğu görülecektir.
İnsanımıza hatırlatılması gereken, yaşadıkları kentin kendilerine ait olduğudur. Yaşadığı kentin sokaklarının, parklarının, bahçelerinin ya da hastanelerinin, okullarının ve benzeri değerlerinin aslında kendisine ait olduğunun bilincine varan insan, o kentin sokaklarında, parklarında ya da bahçelerinde kendi evindeymiş gibi yaşayacaktır. Bu ne demektir? Yani insanımız, kentin ortak mekanlarını sahiplenecek, yeri geldiği zaman koruyacak ve kollayacaktır. Nasıl kendi evlerinin temizliğine ve düzenine önem veriyorlarsa kentlerinin bütününe de aynı şekilde önem vereceklerdir.
Pek tabii, insanımıza yaşadıkları kentin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu fark ettirmek kolay ve kısa sürede kotarılacak bir iş değildir. Bunun için yapılası gereken “işin içine insanımızı da katmak”dır. İşten kasıt kentin yönetimi ve gelişimidir. Kendi kentinin yönetiminde ve yarınlarında söz sahibi olan vatandaş o kente karşı bir sorumluluk bilincine ulaşacaktır. Bu noktada günümüz Türkiye’sinin önemli kurumlarından birisi haline gelmeye başlayan kent konseyleri ve benzeri fonksiyonlar üstlenen sivil toplum kuruluşları çok önemli birer örnek oluşturmaktadırlar.
Kente hizmet için sivil toplumun yapacağı organizasyonlar ve kentte yaşayan insanların bu organizasyonlara katılımı hem kenti güzelleştirecek hem de kentlilik bilinci aşılayacaktır. Örneğin kente ait bir doğa derneğinin, kentin çevresinin ağaçlandırılmasına yönelik bir organizasyonu ve bu organizasyona katılan kentli insanlar sayesinde hem kentin çehresi yeşile bürünecek hem de insanımız o kentte kendine ait birşeylerin olduğunu somut bir şekilde görebilecektir.
Kentin yönetimine ve gelişimine katılımın yanı sıra kent içerisinde düzenlenen sosyal organizasyonlara katılım da kentlilik bilincini beslemektedir. Kültür sanat alanında ve kent insanının büyük bir bölümünün ilgisini çekebilecek konserler, tiyatro oyunları, söyleşiler, konferanslar ve benzeri etkinlikler de kentlilik bilincinin gelişmesi açısından yararlı olacaktır. Ayrıca kente özgü sosyal yardım kuruluşları da kent içerisindeki yoksul ve yoksun insanların refahlarına katkıda bulunacak ve bu insanlarımızın da kentlileşme sürecine büyük oranda fayda sağlayacaktır.
Küçük yaştaki insanlarımızın eğitimin önemi de göz ardı edilmemeli, yeni nesillere yaşadıkları kentin tanıtılması sağlanmalıdır. Bunun için eğitim alanında çeşitli düzenlemeler yapılmalı ve ayrıca öğrencilere yaşadıkları kentin değerleri benimsetilmelidir. Küçük yaştan itibaren okul gezileri tertiplenmeli, örneğin kent içerisindeki bir kütüphane ya da bir tiyatro öğrencilere gezdirilmelidir. Küçük yaştaki, söz konusu insanlarımızın o kenti benimsemelerini, en azından o kente bağlanmalarını sağlamak için kalıcı eserler vermelerine yardımcı olunmalıdır. Örneğin öncesinde verdiğimiz ağaçlandırma örneğinde olduğu gibi küçük yaştaki insanlarımızın da kentin çevresinde belirlenen alanlara, ilgili kurum ve kuruluşlar rehberliğinde ağaçlandırma çalışması yaptırılabilir. Ya da şehrin çeşitli yerlerinde bulunan trafo ve benzeri yapıların cephelerine öğrenciler tarafından resimler yaptırılabilir.
Medyanın kentlilik bilici üzerindeki etkisi de kuşkusuz önemlidir. Medyada ve özellikle yerel medyada kent kültürünü tanıtacak proje ve programlara olabildiğince yer ayrılmalıdır. Böylece geniş kitlelerin kentleri hakkında bilgi birikimi edinebilmeleri ve kentlerini benimsemeleri mümkün olabilecektir.
Sonuç olarak, kırda yaşanan çözünme ve kentlerde oluşan yoğunlaşma kaçınılmaz olarak ve her geçen gün daha da artarak günümüz kentlerini yeniden şekillendirecektir. Bu noktada bizlere düşen görev, kentlerin yeni ve eski sakinleri olarak, el ele vererek kentlerimizi güzelleştirmek ve yaşanabilir kentler inşa etmektir. Unutmamalıyız ki, bir kentli olmak, bulunduğumuz kentin sınırları içerisinde yaşıyor olmaktan ibaret değildir. Kentli olmak yaşadığımız kentle birlikte yaşamak, kentimizi düşünmek demektir.

Dünden Bugüne Medya ve İletişim

Haber almak, insanoğlunun dünden bugüne ve hemen her coğrafyada ihtiyaç duyduğu bir gereksinim. Antropoloji araştırmaları bize gösteriyor ki Afrika’daki kabile toplumlarından, en uzak Pasifik adalarında yaşayan toplumlara karar hemen her toplum “haber”e anlam ve değer yüklüyor.
Tarihçiler ve sosyologlar; dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insanların aynı haber alma ihtiyacından yola çıkarak, insanların kendi bireysel deneyimlerinin ötesinde neler olduğunu öğrenme yolunda bir içgüdülerinin olduğunu yazıyorlar. İşte insanoğlunun bu haber alma içgüdüsünü, medya tüm enstrümanlarıyla karşılamaya çalışıyor.
Medyanın, insanın bilgi açlığını gidermek için kullandığı enstrümanlar zamanla, bilim ve teknolojinin imkân verdiği ölçüde artıyor ve çeşitleniyor: öncesinde gazete, dergi, sonrasında radyo, televizyon ve en nihayetinde de internet!
Her çeşit bilgiyi, bireye ve topluluklara aktaran; eğlendirme, bilgilendirme ve eğitme gibi üç temel sorumluluğa sahip görsel, işitsel ve hem görsel, hem işitsel medya araçlarının hızla artması ve çeşitlenmesine karşın 21. Yüzyılın, yani Bilgi Çağının insanı hala bilgiye büyük bir açlık duyuyor. Bilgi, günümüz insanının, toplumlarının ve devletlerinin hayatına yön veriyor ve bu noktada önem kazanıyor. 21. yüzyıla bilgi ve iletişim damgasını vuruyor!