Arşiv 2010/11/12

Propagandanın Tanımı ve Türleri: Beyaz, Siyah, Gri ve Silahlı Propaganda

Propaganda kelimesi, Latince “propagare” kökünden gelmekte olup, Türk Dil Kurumu Büyük Sözlüğü’nde şu şekilde tanımlanmaktadır: “Bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen çalışma, yaymaca.
Propaganda tek bir yol ile yapılmamakta, söz konusu süreçte farklı propaganda türleri kullanılmaktadır. Günümüzde kullanılan propaganda türleri beyaz propaganda, siyah propaganda, gri propaganda ve silahlı propaganda olarak sıralanmaktadır. Birbirinden bağımsız bir şekilde kullanılabileceği gibi karma bir biçimde de kullanılabilen propaganda türleri şöyledir:
            3.4.1. Beyaz Propaganda:
            Propaganda türleri arasında en açık şekilde yapılan propagandadır. Kaynağı bellidir ve zaten kaynak kendisini ortaya koymak istemektedir. Kaynağın güvenilirliği oranınca beyaz propaganda da güç kazanır. Bu noktada kaynağın güvenilirliğinin sağlanması ve söz konusu amacın meşruluğu propagandanın etkinliğini önemli ölçüde belirler. Yalan haber, iftira ve çarpıtmalara başvurulmadan, bilgi olduğu şekliyle sunulur.
            Beyaz propagandayı gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda ve gelişen bilgi işlem teknolojileri sonrasında hayatımıza dâhil olan internette görmek oldukça olasıdır. “Beyaz propagandanın malzemesi haberdir. Hasım tarafın hatalarını, suiistimallerini malzeme olarak kullanırlar. Bu malzemenin ne zaman, ne şekilde, nasıl ve hangi ölçüde kullanılacağı iyi planlanmalıdır.”[1]
            Beyaz propaganda uygulamalarında, genellikle meşru bir hakkın savunması açık bir kaynaktan yapılmaktadır. Bunun için demokratik bir ortamın varlığı gereklidir. Genellikle “gelişmiş demokratik ülkelerde bu tür propaganda yöntemine sıkça başvurulur.”[2]
           
            3.4.2. Kara Propaganda:
            Propaganda türleri arasında en kapalı olanıdır. Beyaz propagandanın aksine, kaynak belli değildir ve kaynak da kendini gizlemeyi amaç edinmektedir. Bu propaganda türünde yalan haber, iftira, çarpıtma, hile, entrika ve benzeri ahlak dışı uygulamalara başvurulmaktadır.
            Beyaz propagandanın aksine, kara propagandanın malzemesi yalan haber, iftira, çarpıtma, entika ve benzeri yollar olduğundan dolayı, kara propaganda ile var olmayan bir olay ya da olgu var imiş gibi yansıtılmaya çalışılmaktadır
            “Kara propagandanın ana amacı, yerleşmiş bir inancı yıkmaktır. Halkı kendi içinden çardığı liderlerden soğutmak, ordu ve devlete karşı var olan güveni sarsmak, sosyal ve ekonomik dayanışmayı yıkmak ister. İnsanları şüpheli, kaygılı, mutsuz ve zihni karışıklık içerisinde tutmak arzusundadır.”[3]
            3.4.3. Gri Propaganda:
            Adından da anlaşılacağı gibi, ne tam beyaz ne de tam siyah propaganda özelliklerini taşımaktadır: gri propaganda, ikisinin arasında bir yerdedir. Bu propaganda türünde kaynak tam olarak belli değildir, ortaya atılan iddiaların doğruluğu da güvenilir olmamakla birlikte tam olarak yalanlamak da mümkün olmamaktadır.
            Gri propagandanın amacı “rivayetler” yayarak geniş halk kitlelerinin beyinlerinde şüphe tohumları oluşturmaktır. Böylece zihinler bulandırılmakta ve amaca ulaşılmış olunmaktadır. “Bu tarzda genellikle doğru bir olaya genellikle on tane yalan sokulup muhatabı küçük ve gülünç duruma düşürmek amaçlanır. Senaryo iyi yazılmışsa eğer ‘rivayetler’ dilden dile dolaşır.”[4]
            3.4.4. Silahlı Propaganda:[5]
            Silahlı propagandanın kaynağı terör örgütleridir. Bu örgütler, varlıklarına ve söylemlerine dikkat çekmek amacıyla kanlı eylemler yapabilmektedirler. Türkiye, ne yazık ki uzun zamandır bu tür eylemlerin yaşandığı bir ülkedir. Yakın tarihimizde bu tür eylemlerde şehit olan binlerce vatandaşımız mevcuttur.
            Terör örgütlerinin yaptıkları bu kanlı eylemler medyada kendine geniş yer bulmakta ve medya söz konusu terör örgütlerinin bu güç gösterisinin aracısı durumuna gelmektedir. Teröristlerin amacı da, sıra dışı ve çarpıcı eylemlerle medyanın ve dolayısıyla halkın ilgisini kendi üzerlerinde toplamaktır.
            “Silahlı propaganda ile halkı ve devlet otoritesini bıktırmak amaçlanır. Bu genellikle mutsuz, eğitimsiz, hak arama yöntemi olarak şiddeti kültürel bir inanç sistemi olarak benimsemiş alt kültür gruplarının tarzıdır. Bitip tükenmediklerini göstermek için uçak, gemi kaçırma, bomba koyma, metrolara gaz verme, otobüs tarama, köy basma, istişhad eylemleri yapma gibi kültürel boyutu olan eylemler planlarlar.”[6]

[1] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 37
[2] Rakım Ziyaoğlu, Propaganda ve Sanatı, Halk Basımevi, İstanbul, 1963, Sayfa 41
[3] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 42
[4] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 38
[5] Literatürde propaganda türleri olarak genellikle beyaz propaganda, siyah propaganda ve gri propaganda sıralanmaktaysa da Türkiye’de sıklıkla kullanıldığını düşündüğüm “silahlı propaganda”yı da çalışmama dâhil etmeyi doğru buldum.
[6] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 45

Üretim ve Üretim Planlaması

İnsanoğlu, evimi sürecinde doğada var olan kaynakları kullanarak bu günlere kadar var olabildi. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak doğanın kendisine sundukları ile yetinmeyerek doğanın üretim sürecine dâhil oldu. Örneğin tarım devrimi ile kendi gıda ihtiyacını karşılamayı öğrenen insan, zamanla daha farklı alanlarda da üretmeye ve ihtiyaçlarını karşılamaya başladı.

Geçen bin yıllar sonrasında, bugün, insanoğlu hemen her şeyi üretebilme kapasitesine erişti fakat yine de ihtiyaçlarımızın karşılandığını söylemek çok güç. İnsanoğlunun üretebildiği mal ve hizmetler arttıkça, ihtiyaçları da aynı ölçüde arttı. Bugün için üretimin tüketimi tam anlamıyla karşıladığını söylemek güç.
Bu durumda insanoğlunun rasyonel davranması gerekmekte. Rasyonel davranmaktan kasıt, insanoğlunun elindeki kıt kaynaklardan maksimum fayda sağlayarak refah içerisindeki hayatının devamlılığını sağlaması. İşte bu maksimum fayda, üretim planlaması ile mümkün olabilecektir.
İktisadın en temel kurallarından birisi de olan; kaynakların kıt, ihtiyaçların sınırsız olmaları, üretimde kullanılacak kaynaklardan maksimum fayda sağlanmasını zorunlu bir hale getirmektedir.
İş bu sebeplerden ötürü, fiilen üretime geçilmeden önce üretimin planlanması ve sonra da programlanması gerekmektedir. Üretim faktörleri olan emek, sermaye ve toprak en iyi şekilde değerlendirilmeli ve bu bileşimden maksimum fayda üretim planlaması ile sağlanmalıdır. Aksi halde 21. yüzyıl küresel ekonomisinin en önemli gücü konumuna gelen “rekabet edebilirlik” sağlanamayacak ve neticede ciddi maddi kayıplar yaşanabilecektir.

Türkiye’de Aydının Kaderi: Hapishane

Türkiye‘de aydın sayılabilecek insanımız, ne yazıktır ki, pek fazla değil. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle. Dün de aydın insan yaban sayılırdı, bugün de öyle… Dün de aydınımızın en uğrak yeri hapishaneydi, bugün de hapishane. 
Anlayacağınız dünden bugüne, çok uzun bir yol kat ettiğimiz söylenemez!
Türkiye‘de aydın olmanın bedeli, dün olduğu gibi bugün de hapishaneyi boylamak. Nitekim, yaşanmış bir olay bunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Yüzyılımızın en önemli dram yazarlarından bir tanesi olan Arthur Miller‘ın bir Türkiye ziyaretinde yaşananları, Prof. Yalçın Küçük‘ün ağzından paylaşıyorum: 

O zaman kalabalıktık, bir yerde toplanmışlar, elliden fazla Türk aydını idiler ve Arthur merak etmiş, hapsi görenlerin sayısını öğrenmek için, nezaketen, az olduklarını düşünerek hapis yatanların ayağa kalkmalarını istiyor; iki kişi hariç bütün salon ayağa kalkıyor. Demek ki bizim aydın tarihimizde hapse girmeyenlerin aydın sayılmadıkları bir dönem var.

Ve sonrasında devam ediyor Prof. Dr. Yalçın Küçük

Ancak hapislik üzerine sözlerim var; Goethe’nin bir sözü çok aydınlatıcı olmalı, bir dil bilen hiç dil bilmemektedir, diyordu. Bunu bir din bilen dinler konusunda bilgisizdir yollu uzatanlar da var. Ben de uzatabiliyorum, ne kadar uzun olursa olsun, bir kez hapse girenleri, hapse girmiş saymamayı ekleyebiliyorum. Önemli olan uzunluğu değil, girdikten sonra tekrar girebilmeyi göze alabilmektir.

Bursa Kent Müzesi

Bursa Kent Müzesi, 2004 yılından bugüne hizmet vermekte olan, Türkiye‘nin az sayıdaki kent müzesinden bir tanesi ve belki de görülmeye en değer olanı.
Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi’nin özelliklerini taşıyan müze binası, öncesinde Adliye olarak kullanılmış ve üç yıllık bir restorasyon çalışması sonrasında bugünkü halini almış. Mimar Kemalettin Bey‘in tasarladığı sanılan Bursa Kent Müzesi binası, 1926 yılında Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından inşa edilmiş.
Bursa Kent Müzesi‘ne girer girmez tarihten bugüne Bursa üzerinde bir yolculuğa çıkıyorsunuz. İlk olarak Bursa‘da yaşamış ve Osmanlı İmparatorluğu‘unun temellerini atmış olan altı Osmanlı padişahının balmumu heykelleriyle karşılaşıyorsunuz. Bu sırada söz konusu padişahların ve Osmanlı’nın kısa tarihini de okuma imkanınız oluyor.
Sonrasında Osmanlı’dan kalma bir Bursa çarşısı içerisinde kaybediyorsunuz kendinizi. Arabacılar, dericiler, demirciler, marangozlar, ipekçiler ve tabii iskender salonları. Bir anda o günlere gidiyorsunuz…
Her adımınızda tarih biraz daha ilerliyor, bugüne yaklaşıyorsunuz. Kuruluş Savaşı‘ndan, Mustafa Kemal Atatürk‘ten geride kalan eserler gözünüze çarpıyor. Subay üniformaları, asker mataraları ve tabii bağışçıların İstiklal Madalyaları.
Zamanın basın yayın araçları da olabildiğince yer alıyor müzede. Arap ve Latin alfabeleri ile hazırlanmış gazetelerde Bursa tarihinden haberler alıyorsunuz. Haberleri okudukça, Türkiye‘deki değişimi daha net bir şekikde görebiliyorsunuz. Ayrıca daktilolar, fotoğraf makinaları ve elde kalmış siyah beyaz fotoğraflar da ilginizi çekiyor. Özellikle ünlü fotoğrafçı Ara Güler‘in bağışı olan ve 1950’li yıllarda Bursa‘da çekilmiş fotoğraflar oldukça ilginç görünüyor.
Müze içerisinde zamanın hızına yetişip, ilerledikçe bugünlere geliyorsunuz. Karşınıza oldukça büyük bir Bursa Maketi çıkıyor. Öylesine büyük bir maket ki bu, maket içerisinde kendi evinizi ya da iş yerinizi bulmanız bile olası.
Otomobillere ve zamanın atlı arabalarına da yer verilen müze içerisinde iki içten yanmalı motorlu ve çok sayıda da at arabası mevcut. Sol taraftaki fotoğrafta gördüğünüz spor ve üstü açık araba, özellikle görülmesi gereken bir eser.
Bursa Kent Müzesi‘nin, Bursa‘ya yolu düşenler ve Bursa‘yı merak edenler için gidilmesi, görülmesi gereken bir müze olduğunu düşünüyorum.
Avrupa Müze Formu (European Museum Forum) tarafından verilmekte olan 2006 Yılı Avrupa Müzesi Ödlülü adaylığı sonrası üçüncülük ödülü alan müze, bu ödülü fazlasıyla hak ediyor.

Şirazi, Yunus Emre, Mevlana ve Aşk!

Aşk’ın ne olduğunu anlamak oldukça zor. Türk Dil Kurumu Büyük Sözlüğü, “Sevgi veya sevda” olarak tanımlıyor aşkı. Oxford Illustrated American Dictionary, “Tutku ve bağlılık sevme olayı” olarak tanımlıyor.

Fakat bu sözlük anlamları insana yetmiyor! Üç beş kelimeye indirgenmiş bu yüzeysel tanımlar kesemiyor insanın arayışını, insan devam ediyor aşkın anlamını aramaya…
Kimimiz bilim adamlarına başvuruyor; aşkı bilimsel yöntemler kullanarak anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz. Fakat, şimdilik, bilim de tam bir cevap veremiyor bize. Bilim adamları bir “aşk hormonu” olabileceğini fakat henüz bulunamadığını söylüyorlar.
Kimimiz ise edebiyatçılara, gönül adamlarına başvuruyoruz. Kimi zaman bir romanla, kimi zaman bir şiirle aşkı anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz ve belki de en fazla edebiyatla anlayabiliyor, anlatabiliyoruz aşkı…

  • Aşka uçma kanatların yanar“. (Şirazi)
  • Aşka uçmazsan kanatlar neye yarar“. (Mevlana)
  • Aşka varınca kanadı kim arar.” (Yunus Emre)

Mimari bir sosyolojik yaklaşım ve Şevki Vanlı

İnsanların çevresindeki olay ve olguları yorumlamasında, ister istemez, meslekleri etkili oluyor. İnsanlar genellikle mesleklerinin açtığı pencereden dünyaya bakıyorlar ve bu yolla oldukça sağlam saptamalar da ortaya çıkabiliyor. Örneğin bir mimardan, mimari bir sosyolojik yorum okuyabiliyoruz.

Günlük blog okumalarım sırasında Gaykedi adlı blogta böylesine bir saptama okudum ve sizlerle de paylaşmak istedim.

Cumhuriyet döneminde yüzlerce esere imza atmış, Türkiye‘nin en önde gelen mimarları arasında olan Şevki Vanlı, ortaçağ, aydınlanma ve günümüz hakkında çok yerinde bir saptama yapmış:

Ortaçağ’da şehirlerin en göz alıcı binaları ibadet merkezleriydi. Çünkü hayat, dine dayalıydı. Aydınlanma döneminde bunların yerini sanat merkezleri aldı. Bugün her yerde alışveriş merkezleri inşa ediliyor. Çünkü günümüzde hayatı, ticaret yönlendiriyor.

Herkesin, özellikle de İİBF ya da SBF’de okuyan öğrencilerin okuması, anlaması gereken bir saptama.

Günümüzde hayat, ticaret ve doğal olarak para tarafından yönlendiriyor. Para o kadar önem arz ediyor ki günümüzde uluslararası ilişkilerde dahi çok uluslu şirketler söz sahibi olabiliyorlar. Ülkelerin gayri safi mili hasılaları, şirketlerin de gari safi yıllık satışları baz alınarak yapılan bir sıralamada ilk doksan dokuzdan kırkının şirketler olduğu belirtiliyor.

Sözün özü, günümüzde şirketler devletlerden daha zengin ve haliyle daha güçlü hale geliyorlar. Yani uluslararası ilişkiler gibi bir alanda dahi parası olan düdüğü çalıyor, bırakın günlük hayatı…

Konferans: Karabağ Sorunu ve Hocalı Katliamı

Geçtiğimiz haftalarda Hocalı katliamının 17. yıldönümünü anma etkinlikleri çerçevesinde Uludağ Üniversitesi‘nde “Dünden Bugüne Karabağ Sorunu ve Hocalı Faciası” konulu bir konferans düzenlendi.
Organizasyonu Uludağ Üniversitesi, Azerbaycan İstanbul Konsolusluğu ve Haydar Aliyev Vakfı tarafından üstlenilen konferansa Prof. Dr. Mehmet GençYard. Doç. Dr. Barış Özdal, Dr. Samir Jafarov ve Azerbaycan İstanbul Başkonsolosu Doç. Dr. Sayyad Aran katıldı.
Gerek konferans sırasında anlatılanlar, gerekse konferans öncesinde sergilenen katliam fotoğrafları, bana bir kez daha, insanoğlunun ne kadar da vahşileşebileceğini gösterdi. Anlatılanlara da fotoğraflara da inanmak istemedim ama hepsi birer gerçektiler. İnsanlık adına üzüldüm, Türkler tarafından katledildiklerini iddia eden Ermenilerin Türklere yönelik böylesine bir katliama imza atmış olmaları da beni oldukça düşündürdü.
Katliama tanıklık eden bir gazetecinin şu sözleri ise dehşetin boyutunu daha da iyi kavrayabilmemi sağladı:

Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türkünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.

Konferansın sonlarına doğru, yaşananlar unutulmasın istiyoruz, dedi Azerbaycan İstanbul Konsolosu Doç. Dr. Sayyad Aran. Yaşanmış bunca acı hiç unutulur mu, unutulabilir mi?