Daha Yaşanılabilir Bir Dünya İçin: Sürdürülebilir Kalkınma

Uzun zamandır çevre ile ilgili yazılar kaleme alıyorum. Çevre sorunları üzerinde durduğum hemen her yazıda “sürdürülebilir kalkınma” üzerinde duruyor ve “sürdürülebilir kalkınma”nın önemini vurguluyorum.
İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği, “sürdürülebilir kalkınma”yı şu şekilde tanımlamakta: “Sürdürülebilir Kalkınma, insan yaşamının gereksinimleri ve doğal kaynakların sürdürülebilirliği arasında bir denge kurularak, ekonomik, çevresel ve toplumsal boyutlarıyla bugünden geleceğe uyumlu bir programlama yapılmasını amaçlayan bütünsel bir yaklaşımdır. 
Dr. Esra Nemli, Çevreye Duyarlı İşletmecilik ve Türk Sanayiinde Çevre Yönetim Sistemi Uygulamları adlı çalışmasında, sürdürülebilir kalınmayı şu şekilde tanımlıyor: “Sürdürülebilir kalınma, gelecek nesillerin varlığının, ‘doğal sermaye’nin korunmasına bağlı olduğuna vurgu yapan bir kavramdır.” 
 
Yine aynı çalışmada yer alan bir diğer sürdürülebilir kalkınma tanımı da şu şekildedir: “Sürdürülebilir kalkınma, bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılanmasıdır.” 

 

Peki, sürdürülebilir kalkınma nasıl mümkün olacaktır?
Sürdürülebilirlik, doğal kaynakların kullanımını ne gibi şartlara bağlamaktadır?
Sürdürülebilir bir kalkınma için doğal kaynaklar, yenilenebilir ve yenilenemez doğal kaynaklar olarak sınıflandırılmakta ve kullanımları şu şartlara bağlanmaktadır:

Yenilenebilir doğal kaynakların kullanımı sırasında, sınır; kaynakların kendilerini yenileyebilme sınırlarıdır. Örneğin bir deniz içerisindeki balıkların yıllık avlanma sınırı, bir yılda o balıkların üretebileceği balık sayısı kadardır. Daha fazla avlanma ile iş bu denizdeki balık varlığı olumsuz etkileyecek ve belki de balıkların soyu tükenecektir. 

Yenilenemez doğal kaynakların kullanım sınırı ise, yenilenemez doğal kaynakları ikame edecek yenilenebilir doğal kaynakların yenilenme oranlarından fazla olamaz. 
Sürdürülebilir kalkınma açısından doğaya bırakılan atıklar da önemlidir. Bu süreçte de yenilenebilirlik çerçevesinde hareket edilmekte ve doğaya bırakılan atıkların seviyesi, doğanın o atıkları ortadan kaldırma seviyesinden fazla olmamalıdır. Aksi halde dünyamız her geçen gün biraz daha kirlenecek ve belki yıllar sona bir çöplüğe dönecektir!

Çevre Kirliliği ve Küresel Çevre Kirliliğinin Ekonomik ve Siyasal Yansımaları

Hızlı nüfus artışı ve Sanayi Devrimi sonrasında oluşan hızlı üretim ve tüketim olanakları; dünyamızı içinden çıkılmaz çevre sorunlarıyla yüz yüze bırakmıştır. Dünyamız, çevremiz her geçen gün biraz daha kirlenmektedir.
Artan nüfus, küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi, nükleer atıklar, doğal kaynakların aşırı tüketimi ve özellikle su, hava ve toprağın kirletilmesi küresel çevre sorunlarına sebep olmuş ve halen de olmaktadır. Şüphesiz, bu sürecin ekonomik ve siyasal yansımaları olmakta ve olacaktır.
21. yüzyılda insanoğlu, tek hammadde ve atık depolama kaynağı olan doğayı düşüncesizce tüketmeye devam etmektedir. Sürdürülebilir olmayan yöntemlerle, dünya her geçen daha fazla kirlenmekte ve adeta tükenmektedir! Peki, dünyanın tükenmesi ne gibi ekonomik ve siyasal sonuçlar doğuracaktır?
Şüphesiz, hammadde olmadan üretim yapmak mümkün değildir. Dünya bu şekilde tüketilmeye devam edilirse, tek hammadde kaynağımızı da yitirmiş olacağız. Böylelikle üretimden de bahsedemeyeceğiz çünkü belirttiğimiz gibi üretim ancak hammadde ile mümkün olabilmektedir. Üretimin olmadığı ya da nispeten azaldığı bir dünyada insanların yaşam kaliteleri düşecek hatta açlık ve benzeri sebeplerden toplu ölümler yaşanabilecektir.
Kaynakların azalmasının siyasal sonuçları ise tahmin edeceğiniz gibi uluslararası sürtüşmeler ve savaşlar olacaktır. Mevcut kaynakların paylaşımı için yaşanan dünya savaşları göz önüne alınırsa, yarınlarda neler yaşanabileceğini tahmin etmek zor olmayacaktır.