Banu Avar ile Küresellesme ve Medya

Gazeteci yazar Banu Avar’la Türkiye’nin gündemini, küreselleşmeyi ve medyayı konuştuk. Türkiye’nin mevcut durumunu tahlil eden Banu Avar, çarpıcı açıklamalarda bulundu…

Banu Avar: “Bu vatanın bir de milleti var…”

Politik Akademi: Küreselleşme söylemini son zamanlarda sık sık duyar olduk. Bu noktada sizin bir küreselleşme tanımınız var mı? Küreselleşmek nedir, bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Banu Avar: Küreselleşme EMPERYALİZM demektir. Yeni adı ‘globalizm = küreselleşme’ vahşi hedefleri yumuşatma gayretidir. Özü değişmiyor ama adı sempatikleştiriliyor… İşte görüyorsunuz, küreselcilerden geçilmiyor ve onlar dünyayı yönetme hedefi güden bir avuç çok uluslu sermayedarın değirmenine su taşıyor…

Küreselleşme sürecinde Türkiye ne durumda? Bu süreç sonrasında kazanımlarımız ve kayıplarımız neler olabilir?

Emperyalizm 100 yıl önce de bu topraklara gözünü dikmişti… Osmanlı imparatorluğu içinden 25 devlet çıktı. 3 devlet çıkamadı… Ermenistan, Kürdistan ve Bizans devleti… Şimdi Türkiye Cumhuriyeti topraklarından bu haritaları çıkarmayı hedefliyor… Neden? Çünkü bu coğrafya Asya’nın kapısıdır, bir. İki, petrol, doğal gaz ve kıymetli madenleri bağrında taşır… Bu topraklara el koyma hedefi güden Batı, uzun yıllardır içerde işbirlikçileri ile şekillendirme harekatına girişmişlerdir.. Önce ekonomi halledilmiş, Gazi Paşa’nın MİLLİ ekonomisi yokedilmiştir… Çalışan fabrika neredeyse kalmamıştır.. Küreselleşme maskesi altında tüm eğitimimiz Batı çıkarlarına göre şekillendirilmiş, tüm basın yayın organları emperyalizmin çıkarları hizmetinne verilmiştir.

Böyle giderse ‘küreselleşme’ nam-ı diğer Emperyalizm ‘böl ve yönet’ kuralını devreye sokarak istediklerini gerçekleştirecektir.. Ama unuttukları şudur: Onlar içerde satın aldıkları kişiler ve kurumlara fazla güveniyorlar. Bu vatanın bir de milleti var… Ve o millet, onların asla anlayamayacakları özel bir tarih yazmış bir millet. Genlerinde bile anti-emperyalist. Sonuna kadar savaşan ve her koşulda savaşan bir millet.. Bunu unutuyorlar…

Banu Avar: “Ben taraflı bir gazeteciyim”

Küreselleşme sürecinde bir gazeteci olarak tarafsız olmak mümkün mü? Siz kendinizi taraf olarak görüyor musunuz?

Ben, memleketimin tarafı bir gazeteciyim… Kendi halkımın tarafındayım… Diğer Batılı meslekdaşlarım da taraf olduklarını söylerler. Ben bir tane Amerikalı gazeteci görmedim ki “ben tarafsızım” desin, bir tane İngiliz gazeteci görmedim ki “ben objektifim” desin; hepsi kendi ülkelerinin ajanı gibi çalışırlar. Buna çeşitli zamanlarda şahit oldum, burada PKK’yla olan ilişkilerinde gördük. Onlar kendi ülkelerinin tarafındalar, ben de kendi ülkemin tarafındayım. Bunu yapamayan kendini Batının hizmetine vermiş, onlardan beslenen ve ülkesi aleyhine iş yapmak için çırpınan sözüm ona gazetecileri kınıyorum.

Elimden gelen bu…

Yakın zaman önce TRT ekranlarında, ilgiyle izlediğimiz bir programınız vardı. “Sınırlar Arasında” bugün neden TRT ekranlarında değil? Bunda taraf olmanızın bir etkisi olmuş olabilir mi?

Bana açık açık söylediler, ben de “Böl ve Yut” adlı son kitabımın önsözüne koydum: on aylık sözleşmem olmasına rağmen işten atıldım, en çok izlenen program olmama rağmen neden işten atıldığımı sordum. Onlar da, “Banu Hanım, ne yapalım? Amerikan Büyükelçisi sizden çok şikâyetçiydi. İsrail Büyükelçisi çok şikâyetçiydi sizden, Gürcistan Büyükelçisi çok şikayetçiydi sizden.. Baskılara dayanamadık, mecbur kaldık ve sizi işinizden atmak zorunda kaldık” dediler. Yüzüme söylendi bunlar. Bugün Türkiye, büyükelçiler tarafından idare ediliyor.

Yaptığınız bir açıklamada “TRT’nin yayın akışının nasıl değiştiğini görmek mümkün.” demiştiniz. Bu “değişim”i biraz daha açabilir miyiz? Bugün nasıl bir TRT var?

İşgal altında! Çok kısaca, işgal altındadır TRT! TRT müthiş bir kurumdur, çok önemli bir kurumdur. Ben TRT’deki arkadaşlarıma adadım son kitabımı. Onlar olmasaydı bu programları asla yapamazdım, çünkü bizim yaptığımız iş bir ekip çalışmasıdır. TRT’deki 6000 kişinin 5900’ü muhteşemdir. Geriye kalan 100 kişi işi bozuyor. Yani, tüm Türkiye’de olduğu gibi: Türkiye’nin GSMH’sının %i95’ini %5’lik grup yiyor. Geriye kalan yetmiş milyon da GSMH’nin %5’lik kısmını yiyor. Aynı bunun gibi TRT’de. Yani işin kaymağını o 100 kişi yiyor. İstediğini oraya koyuyor, istediğini yapıyor… Ama esas olan, halkın içinden çıkma çok önemli, değerli insanlar var, asıl onlar TRT’yi TRT yapıyorlar. Ama maalesef o insanlar itilip kakılıyorlar. Ben sözleşmeliydim, sözleşmeli olduğum için beni anında atabildi. Ben montaj yaparken atıldım. Gelen resmi kağıtta “15 gün önce işten atıldınız diyor.”
İşte demokrasi, işteinsan hakları, işte basın hakları!!
Zücaciye dükkânına fil girmiş gibi bir olaydı, bunları da yazdık çizdik, ilgilenenler okusunlar görsünler. “Basın özgürlüğü” diye bağıran hanımlara, beylere bir şey olmuyor, nedense bize oluyor böyle şeyler.

Banu Avar: “Hedefte üniversiteler ve medya var”

Türkiye’de medyanın duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Medya genel anlamda taraflı mı, taraflıysa kimlerin tarafında?

Amerikanın tasarladığı Yeni dünya düzeni’nde çeşitli ülkelerde ekonomi siyaset ve kültüre el konulması öngörülmüştü..
II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ABD’nin söyleminde hedef üniversiteler ve medya. Bu ikisini ele geçirmek gerekiyordu çünkü bu ikisi öncü güç olarak seçilmişti. Emperyalizmin ve “kapitalizmin” öncü askerleri profesörler ve medya mensupları olacaktı. Bu öncü güçler önce Batıda ‘itaatkar kuşaklar’ olarak eğitildiler..
Eğitim kurumları hep hedefteydi.. Medya da öyle.. Halkı ve gençliği en çabuk etkileyen silahlardı onlar…
Medya mensuplarının seçilmiş olanları halkına karşı Batılıların çıkarlarını savunuyor… Psikolojik operasyonlarda yeralıyor. Halkın kutsal bildiği herşeye saldırıyor… Kültürsüzleşme ve kimliksizleşme operasyonunda Batının safında yer alıyor..
Medyanın küreselleşme sürecinde ne tür fonksiyonlar üstleniyor? Türk halkının psikolojik bir harekât altında olduğuna dair yorumlarınızı okuyoruz, bu harekâtta medyanın üstlendiği bir rol var mı?
ABD’de muhalif gruplar da var, biz onlarla oturup konuşuyoruz. Kitle hipnozu yaratılıyor şu anda, kitle hipnozu çok yaygın, hemen hemen bütün ülkelerde uygulanan bir araç. İnsanların beyinlerini yıkıyorlar, uyutuyorlar… Mesela Aczmendiler nasıl kafalarını sallıyorlarsa, aynı şekilde Rapte de aynı şey var: insan elli kere bunu yapınca beyni dumur oluyor. Gençliğe zorla müzik olmayan bir müzik dayatılıyor.. Yemekteyiz, izdivaç, hoplama zıplama, kutu açma oyunlarıyla beyin uyuşturuluyor…
Türkiye’ye karşı yürütülen bunca harekâtın altında Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumu yatmakta, sanıyoruz. Türkiye neden birilerinin dikkatlerini böylesine üzerine çekiyor?
1999’de Clinton geldiği zaman bir konuşma yaptı, Obama geldiğinde de bu konuşma tekrarlandı. “20. yüzyılın ilk elli yılını Türkiye belirledi.” dediler. Bu boşuna söylenmiş bir söz değildir ve doğrudur. Mustafa Kemal Atatürk sayesinde belirlendi bu elli yıl. Bütün bölge etkilendi bu elli yılda. 3. Dünya’nın ayaklanmasına, bağımsızlık savaşları vermesine neden oldu, onları etkiledi. Obama “21. yüzyılı etkileyecek olan da Türkiye’dir. Türkiye Avrasya’nın kilididir.” dedi. Ben inanıyorum ki, Türkiye gerçekten milli bir hükümete sahip olursa, bütün bölgeyi değiştirebilir: sadece kendini değil! Türkiye bütün bölgeyi değiştirebilecek güçte olan, nüfuz alanı buna yetebilecek bir ülke. Ve ayrıca, bütün dünyanın enerji kaynaklarının dörtte üçü Türkiye ve Çin arasında. Sadece bu bile yeterli bir sebep. Bölgeyi ele geçiren dünyayı ele geçirir. Bugün Amerikalılar “future is in Asia” diyor. Gelecek Asya’da ve hedeflerinde Asya var. Asya’nın kapısında ise Türkiye yer alıyor.

Türkiye’nin bölgesel ilişkilerini hakkında ne düşünüyorsunuz? Her ülke sınırdaşlarıyla ilişkilerini geliştirirken, örneğin ABD en çok kuzey komşusu Kanada ve güney komşusu Meksika ile dostluk ve ekonomik birlik kurarken Türkiye’nin komşularıyla sorunlu ilişkiler kurmasını ve dostluğu deniz aşırı ülkelerde aramasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bahsettiğiniz olay NAFTA, yani Meksika, Kanada ve ABD arasında. Aslına üçünün iyi ilişkileri yok, tamamen sömürü mekanizması var. Öyle bir sömürü mekanizması var ki ne Meksika başını kaldırabiliyor ne de Kanada. Meksika’da son on yıl içinde dört bin kadın öldürüldü, nerede insan hakları? Tecavüz edilip öldürülmüş kadınlar bunlar. ABD’ye kimse laf edemiyor, ABD her istediğini yapıyor: tam bir ceberut, tam bir faşist, terörist bir devlettir ABD. Kendi halkı da bundan çekiyor, korkunç bir durumda. Brooklyn köprüsünün altında neden aç, evsiz insanlar var?. Buradan gidenler turistlik bölgeleri gezdikleri için göremezler, gözleri kapanır. Türkiye’ye gelince, 1947’de yeni bir dünya diye yola çıkan ABD’nin komplosu altına girdi. Daha önce de İsmet İnönü döneminde, Fransa ve İngiltere ile üçlü anlaşmayı imzalamıştı.. Büyük bir hata yapmıştı..Türkiye bunu çok ağır ödedi.

Çünkü Tanzimat kafalıydı, Atatürk’ü hiç anlamamıştı. Kendisi de söyledi bunu: “Atatürk’ü hiç anlamadım ama inandım” diye; Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı kitabında vardır bu. Tanzimat kafalı insanlar Türkiye’nin yönetimine girdi. Sonrasında, “40’lı yılların karanlığı” der Atilla İlhan, 40’lı yılların karanlığında yaşadık.. Avrupanın faşist yasalarını aldık, Batı özentiliğiyle yaşadık..İçimizde yabancı uzman doluydu. 1947’ye gelindiğinde de hem BM’ye, hem IMF’ye, hem de NATO’ya girerek Türkiye dış politikada tamamen kaybetti. Girdiğimiz bu örgütler, ki ABD’nin siyasi kolu BM’dir, askeri kolu NATO’dur, ekonomik kolu da IMF veya Dünya Bankası’dır. Bu örgütler, bir ülkeye girdikleri ve bu şekilde etkin oldukları zaman ülke örümcek ağlarıyla sarılır… Felç edilir.. Onlar, komşularınızla sürekli çatışma yaşamanızı isterler ki onlar oraya gelip ayırıcı olarak oturabilsin ve oradaki enerji kaynaklarına el koyabilsinler. Bütün ülkelerde yaptıkları da bu zaten, bunun en iyi örneği Darfur’dur. Bütün Hollywood aktrisleri “Darfur, Darfur…” diye ortalığa fırladı, neden acaba? Çünkü Darfur’un altı uranyum ve petrol yatağı!!! Orada bir BM kampında ortalıkta dolaşan insanlara baktım. Nereden geliyorlar diye sordum. Şu, şu bölgelerden geliyorlar dediler. Dedim ki, peki orada savaş olmamasına rağmen neden geri dönmüyor bu insanlar? Burada ev, yemek veriliyor onlara, dediler. İşte insanlar tembelliğe alıştırılıyorlar ve oradaki petrol ve uranyum yataklarına el konuluyor bu arada. Heryerde aynı metod uygulanıyordu… Ülkelere giriyorlar, etnik grupları seçiyorlar, birbirlerine karşı kışkırtıyorlar ve sonra da “Orada bir savaş var, biz gelelim aranızda arabulucu olalım diyorlar ve sonrasında oturdukları masada bütün enerji kaynaklarına el koyuyorlar. Bugün de Güneydoğumuzda , Kafkas sınırında aynı oyun oynanıyor.. Oyun ara bozma ve kendini hakem ilan etme oyunu.. Bunlara karşı Mustafa Kemal’in çözümü Sadabad ve Balkan Paktıyla tüm bölge ülkelerinin birbirine kenetlenmesi ve emperyalizme karşı durmasıydı..

Doğu’yu ve Batı’yı görmüş, bu nokta pek çok araştırma ve belgesele imza atmış bir gazeteci olarak bizlere bir “Doğu” ve “Batı” tanımı yapabilir misiniz? Türkiye bu tanımlamalar noktasında Batılı mı yoksa Doğulu mu atfedersiniz?

Avrasya’lı bir ülke olarak görüyorum Türkiye’yi. Geleceğin de Avrasya’da olduğunu, sadece ben değil, Amerikalılar da söylüyor. Ama nedense, bizi yönetenler belli yerlere biat ettikleri için, Batı tarafından oralara oturtuldukları için bunları görmezden geliyorlar, Hala Batı hayranlığını körüklüyorlar. Oysa, Batı bitmiştir! Son kırk yıldır bir tek yazar, bir tek müzisyen, bir tek ressam çıkartamamıştır Batı. Kültürel olarak can çekişiyor.. Bilimsel araştırma yapan insan yok Batı’da. Gelenlerin hepsi ya Hintli, ya Çinli… Amerika’dakilere de baktığınızda bilim insanlarının çoğu doğudan.. Bir, Batı’nın nefesin tükendiğini görüyoruz. İki, Batı’nın krizden krize yuvarlandığını görüyoruz. Bu krizlerin sürekliliğinin sebebi kapitalizmin bu aşamasıdır. Bütün dünyayı çok uluslu birkaç şirketin yönettiğini artık kendileri de söylüyorlar. Çok uluslu şirketler var ve bunlar dünyayı yönetiyorlar. 1929 krizinde çok uluslu şirketlerin bir kısmı eleğin üzerinde kalıp, diğerleri eleğin altına düştü. O krizden birileri çok zengin çıktı, şimdi de bu krizden birileri çok zengin olarak çıkacak. Bu sebepten Kissinger 21 Ocak’ta önemli bir konuşma yaptı ABD televizyonlarında ve kriz bizim için bir fırsattır dedi. Bunu açık açık söylüyorlar zaten. Kriz birileri için fırsattır. O birileri Counsil on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyine) bağlı, Trilateral’e bağlı, Bilderberg’e bağlı olan o masonik piramit örgütlenmenin en tepesinde oturan on, on beş aile ve onlara bağlı silah, uyuşturucu ve petrol şirketleri… Bütün dünyayı istedikleri gibi hallaç pamuğuna çeviriyorlar ama ben bunun sonunun geldiğini düşünüyorum.

Bu noktada bir umut var, o zaman?

Kesinlikle, bir umut var! Çünkü ben diyalektik bilimine inanıyorum ve diyalektik bize her şeyin tersini de içerisinde taşıdığını söylüyor. Ben, böyle gidemeyeceklerini düşünüyorum: Nasıl ki belli bir feodal dönemin sonunda Fransız İhtilalı oldu ve bir sürü kafalar gitti, giyotinler çalıştı ve sonunda dünya yeni bir devreye girdiyse şimdi de dünya yeni bir devreye girme döneminin tam eşiğindeyiz.

1983 yılında CIA’nin Başkanı William Colby, yaptığı bir konuşmada “Artık belli ülkelerde operasyonlarımızı topla tüfekle değil ‘demokrasi’ yoluyla yapalım; aydınları medyayı kurumları devşirelim ‘gerekli’ haberleri yayalım!” demişti. Bugün demokrasiyi ABD çıkarlarını maksimize etmeye yarayan bir araç olarak değerlendirmek mümkün müdür?

Demokrasi denen şeyin ne olduğunu iyi bilmek gerekiyor, çünkü herkesin kendince bir demokrasi tanımı var. Amerikalılar şimdi “smart power” diyorlar, öncesinde “soft power” diyorlardı, yani yumuşak güç, akıllı güç. Demokrasiyi, kendi emperyalist hedeflerine gitmek için bir araç, silah olarak kullanıyorlar. Gittikleri bütün ülkelerde, özellikle “turuncu darbe” yaptığı bütün ülkelerde demokrasi deniliyor, bu demokrasi içi boşaltılmış bir silah, hiçbir anlamı yok! Demokrasi demek, güçsüz olanların güçlülere karşı örgütlenme gücüdür . Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde demokrasinin “d”sinden bahsedilemez. Özellikle Türkiye’de hiç bahsedilemez. Ben, elli küsur yaşındayım, otuz yıl medyada çalıştım ama hiçbirinde sendikalı olamadım. Sendikalı olacağım dediğimde işimden atıldım. Nedir, bu? Demokrasi mi? Ben patrona karşı kendimi korumak için örgütlü güç içine giremiyorsam bunun neresinde demokrasi? Biz basın mensupları sürekli işimizden atılıyoruz, geçen üç ay içinde işinden atılanların sayısı üç bine yükseldi ve bu üç bin kişi örgütsüz olduğu için hakkını koruyamıyor. Demokrasi, örgütlenebilme gücüdür. ABD’nin ve diğer emperyalist devletlerin en önemsediği şey bizimki gibi ülkelerde, yani kaynaklarına ve topraklarına el koymak istedikleri ülkelerde, insanların asla ve asla örgütlenmemesi; eğer örgütlenilirse de hemen önünün alınması şeklinde. Bugün Türkiye’de içeri alınan birçok insanın listeleri tıpkı 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de de olduğu gibi ABD Büyükelçiliğinden geliyor. Beni işimden attıran da ABD Büyükelçiliğidir. Nasıl bir demokrasidir onların savunduğu, bilmiyorum? Bence yaşadığımızın adı faşizmdir.

Not: Bu röportaj ilk kez, 23 Temmuz 2012 tarihinde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2012/07/banu-avar-ile-kuresellesme-medya-ve-turkiye-2/

Üniversite Eğitimi ve Kariyer

İki üç ay öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ege Üniversitesi‘nin akademik yıl açılışına katılmış ve “Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir kaide yok” sözleriyle gündeme oturmuştu. Bu sözler uzunca bir süre tartışıldı, hatta bu sözler üzerine birçok tartışma programı düzenlendi. Çevremdeki hemen herkes, özellikle de üniversitedeki arkadaşlarım bu sözün yanlış olduğunu savunsalar da ben Recep Tayyip Erdoğan‘a hak vermiştim.

Türkiye gibi bir ülkede her üniversite mezununun iş sahibi olmasını beklemek, herşeyden önce kendimizi aldatmak olur. Yaşanan küresel ekonomik krizi bir kenara bıraksak dahi; Türkiye’deki üniversitelerde verilen eğitimin niteliği böylesine düşük ve akademik kadrolar böylesine yetersizken üniversite mezunlarına iş verecek bir işveren bulmak hiç de kolay değil. İşveren, haklı olarak, verdiği maaşın karşılığını bekliyor ama ortalama bir üniversite mezunu bu karşılığı verecek nitelikten yoksun.

İçinde bulunduğumuz bu durum, Türkiye’de yaşanan ekonomik ve sosyal krizlerin etkilerini daha da ağırlaştırıyor. Üniversite mezunu öğrenciler istedikleri işleri bulamadıkları gibi işveren de işlerini yaptıracak, nitelikli üniversite mezunlarını bulamıyor. Bunun sonucu da işsiz kalan on binlerce mutsuz genç ve yeterince kâr edemeyen verimsiz şirketler oluyor.

Manzara böylesine iç karartıcıyken, biz üniversite öğrencilerine de kendi kendimizi eğitmek düşüyor. Üniversite bize gereken nitelikleri veremiyorsa, bu nitelikleri bizim kendimizin edinmesinden başka bir yol yok. Üniversite öğrencileri, en azından bir yabancı dili en iyi şekilde öğrenmek ve yapacakları mesleğin gerektirdiği nitelikleri kendi çabalarıyla edinmek durumundalar.

Peki, bu manzara hiç değişmeyecek mi? Bence bir an önce değişmeli, değiştirilmeli! Her üniversite mezununun iş bulması gibi bir kaide olmadığını söyleyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bunun altında yatan sebepleri de düşünmeli ve nitelikli bir üniversite eğitimi için gereken reformların yapılmasına, bir an önce, önayak olmalı!

Politik Akademi Yeni Yayın Dönemine Hazır!

Uzun zamandır arkadaşlarımla birlikte Politik Akademi üzerine çalışıyoruz. Türkiye’nin ilk akademik blogu olarak başlayan serüven, bugün son sürat devam ediyor. Hem de yeni plan ve projelerle..

Nasıl plan ve projelerimiz mi var? Herşeyden önce Politik Akademi ekibi olarak analizler yayınlamaya başlayacağız. Her ay düzenli olarak geride kalan ayın analizi yayınlanacak. O ay içerisinde kayda değer her ne politik gelişme olduysa bunlar kayıt altına alınıp, analiz edilecek.

Analizlerimizin yanı sıra Politik Akademi artık bir forum niteliği kazanacak. Hemen her röportajı ve tabi ki analizlerimizi yoruma, tartışmaya açacağız. Türkiye’nin genç beyinleri bilimsel bir perspektifle güncel politik olay ve olguları tartışacak! Son olarak da Politik Akademi’de süreklilik sağlanacak ve düzenli olarak her ay iki röportaj yayınlayacağız. Dilerim, bu akademik bilgi hazinesinden sizler de hakkınca yararlanırsınız.

Hüseyin Nihal Atsız ve Üniversite Öğrencisi

H. Nihal Atsız önceleri önyargıyla yaklaştığım, düşüncelerine pek de önem atfetmediğim bir isimdi.

Bugün hala pek çok düşüncesine katılmıyor, eksik ya da yanlış buluyorum.

Fakat bazı düşünceleri var ki, onları not defterime kaydetmeye ve sonrasında da hayatıma dahil etmeye çalışıyorum.

Hüseyin Nihal Atsız’ın Heracles’in Anlatmak adlı blogumda öylesine güzel bir yazısı var ki, burada sizlerle paylaşma gereği duydum. Bu satırlar özellikle üniversite öğrencilerine geliyor, H. Nihal Atsız’ın kaleminden:

Sen üniversiteli misin? Öyleyse kafan olgunlaşmış, duyguların ölçülenmiş, bütün varlığınla bir şahsiyet, bir vatandaş olmuşsun demektir. Üniversiteli aydın adayı demektir. Bütün mevkilerin yarınki adayı demektir.

Üniversiteli herşeyden önce yüksek öğrenime ulaşmış bir insan olarak hoş gören, hakkı tanıyan, vicdan taşıyan insan demektir. Biliyorsun ki vicdan diye içimizdeki doğruluk, insaf ve acıma duygusuna derler.

Üniversiteli seçkin bir yurttaş en azından, seçkin yurttaş adayıdır. İlk görevi didinip çalışmak, bir baltaya sap olmak, milletin kendisine verdiklerini ödeyerek tüketici olmaktan çıkıp yaratıcı olmak durumuna girmektir. Şüphesiz senin de eğlenmeye, dinlenmeye, sevmeye, öfkelenmeye, hicvetmeye hakkın vardır. Fakat sen bunların hepsini efendice yapmaya mecbursun. Eğlencen hamal gibi, dinlenmen hayvan gibi, sevmen külhani gibi olamaz. Öfkelenip hicvettiğin zaman bile asaletini korumakla görevlisin. Hicvin ve öfken Çeşme meydanıvari oldu mu sana üniversiteli değil, sadece ‘seviyesiz’ denir.

Üniversitede Öğrenci Olmak

Geçtiğimiz günlerde “Üniversitelerde Öğrenci Kalitesi” başlıklı bir yazı kaleme almış ve üniversite öğrencilerinin öğrenmeye karşı tutumlarını ve ezberciliği eleştirmiştim. 

İlerleyen zamanda bu yazıya yapılan yorumların arasında Ali Yüksel‘in satırları gözüme çarptı. Böylesine güzel bir yorumun orada sıkışıp kalmasına gönlüm razı olmadı ve ben de buraya taşımaya karar verdim: 

Üniversitede yanlış hatırlamıyorsam sentaks dersindeyiz. Okutman Esin Eyüboğlu dersi işliyor. Anlatıyor, tahtaya yazıyor, vesaire… Bir kız “hocam tekrar anlatabilir misiniz?” diye kibarca ricada bulundu. Esin Hanım: “Çocuklar burası üniversite. Lise-ortaokul havasından kurtulun. Biz size ders anlatmıyoruz. Çalışacağınız şeyleri kabataslak gösteriyoruz. Üniversitede siz her şeyi kendiniz araştıracaksınız..” gibi sözler söyledi. Bizim gençlik üniversitede genelde şöyle bir yol izler: Sınavlarda ne sorulacak, bunları bileyim, geçerli not alayım.. Oysa üniversite asla böyle bir şey değildir. Bir konuda uzmanlaşmak ve uzmanlığını belgelemek için yol gösteren, kaynakları bildiren ve sunan bir yerdir. Bir sömestrde 50 sayfalık konu mu işlendi? Sen araştıracaksın bilgini 500 sayfaya yayacaksın. Bu bir örnek. Sözün gelişi. Ama böyle çalışmak gerekiyor. Ders konuları ile ilgili kitaplarla yetinmemeli. Onlar olmasa da olur, ben bilgimi ve tecrübemi en iyi nasıl geliştiririm diye öğrenci elinden gelenin en iyisini yapmalı. Atatürk “fikri hür vicdanı hür irfanı hür” nesiller istiyordu ama bakıyorum da yeni nesillerin bir kısmı uçkuru hür olmaktan başka bir şeyin derdinde değil; bunu çağdaşlık sanıyor. Bir kısmı ise aklını fikrini bırakmış “abi”lerinin telkinleriyle robot gibi hareket ediyor.