Bir Tık Uğruna Harcanan Gazetecilik

Türkiye’de medyanın en önemli sorunu sansür, hükümet baskısı veya patronaj değil: sorun gazetecilerin ta kendisi!

Bugün internete taşınan gazetelerin düştüğü hal bu durumu net olarak gösteriyor. Bir tık uğruna, ziyaretçi sayılarını arttırmak amacıyla gazeteciliğin kurban edildiğini görüyoruz.

Geldiğimiz noktada Türkiye’nin “saygın” basılı gazetelerinin internet sitelerinde yer alan haberler, bu haberlerin sosyal medyada sunuluş şekli artık midemizi bulandırmaya başladı.

Tıklanma sevdasıyla Twitter’da ve Facebook’ta ciddi bir dezenformasyon yapılıyor. Mısır’da yaşanan bir olay “Son Dakika: Askeri birliğe saldırı. Çok sayıda ölü ve yaralı var” diye verilebiliyor. Olay sanki Türkiye’de olmuş algısı oluşturularak okuyucular siteye çekilmeye çalışılıyor. Bu mantıkta cinsellik de sık sık kullanılıyor.

Bu basit taktiklerle başarılı olduklarını sananlar yanıldıklarını kısa süre sonra anlayacaklar. Kazandıklarını sandıkları ziyaretçilerin aslında güvenlerini kaybettiklerini er ya da geç görecekler. Ancak korkarım çok geç kalmış olacaklar!

Şimdiden sesleniyoruz: Bir tık uğruna gazeteciliğinizi harcamayın! Artık temiz gazetecilik istiyoruz!

Doğru haberi kandırılmadan almak istiyoruz! Bu sözde gazetecilerin okurları aptal yerine koymasını kabul etmiyoruz!

Bugün Türkiye medyasının içine düştüğü bu tıklanma hastalığının bir an önce tedavi edilmesini umuyoruz.

Tedavi olmaya niyeti olmayanlara da bir önerimiz var:

Tek amacınız tıklanmaksa haber sitesi değil pornoculuk yapın! Böylelikle siz de rahat edersiniz, doğru habere kandırılmadan ulaşmak isteyen okuyucular da…

Gazeteci Olmak İsteyen Öğrencilere Tavsiyeler

Türkiye’de çok sayıda iletişim fakültesi olsa da gazetecilik yapılabilecek az sayıda iyi kurum var. Bu nedenle iletişim fakültesinde (ve aslında gazeteci olmak isteyen öğrencilerin okudukları diğer pek çok fakültede) öğrencilerin doğru bir kariyer planı yapmaları ve henüz öğrenci iken sektöre iyi bir kurumda girmenin bir yolunu bulmaları gerekiyor.

Bu makalede, kendi deneyimlerimden yola çıkarak, üniversitede okuyan öğrencilerin başarılı bir kariyere sahip olmaları için yol göstermek istiyorum.

Derslerinizi önemseyin

Dersleriniz hayatınızdaki en önemli konu olmamasına rağmen yine de önemsenmesi, mümkün olduğu kadar yararlanmanız gereken şeyler. Derslerinizden olabildiğince fazla şey öğrenmeye çalışın. Neyin ne olduğunu en azından teorik olarak öğrenmeye bakın. O bilgiler bir şekilde meslek hayatınızda karşınıza çıkacak, bu gerçeği göz önünde bulundurun.

Mutlaka staj yapın

Elbette işin teorisini çok iyi biliyor olmanız sizi iyi bir gazeteci yapmaz. En fazla iyi bir akademisyen olabilirsiniz. İşin pratiğini görmek için staj yapmanız gerekiyor. Zorunlu olsun veya olmasın, mutlaka iyi bir kurumda staj yapmaya çalışın. Burada işin pratiğini görme, sektörü tanıma şansınız olacaktır.

Staj yapmanın en önemli faydalarından birisi de kendinizi tanıtabilecek olmanızdır. Staj sürecinde kendinizi kanıtlamaya çalışın ve çalıştığınız kurumdaki insanları etkileyin. Böylelikle yarın o kuruma iş başvurusu yaptığınızda rakiplerinizden çok daha şanslı bir konum sahibi olursunuz.

Sosyal medyayı iyi kullanın

Gazeteci olmak isteyip sosyal medyada olmamak büyük hata! Mutlaka Facebook, Twitter, Instagram ve Youtube gibi sosyal ağlarda olun. Bu sosyal ağları iyi kullanarak profesyonel gazetecilerin dikkatini çekmeye çalışın.

Çalışmalarınızı, işlerinizi, projelerinizi sosyal medya hesaplarınızdan duyurun. Sosyal medyada mümkün olduğu kadar fazla kişiye ulaşmaya, takipçi toplamaya bakın. Bunun için size yardımcı olacak iki makale: Twitter’da Takipçi Arttırma Yöntemleri ve Instagram’da Takipçi Arttırma Yöntemleri

Öğrenci iken yazmaya başlayın

Blog yazmak size sandığınızdan çok daha fazla kapı açabilir. Medyada kariyer yapmayı düşünüyorsanız mutlaka bir blog açın. Çalışmak istediğiniz sektöre dair bir blog tutmak sizin bilgi birikiminizi ortaya koyduğu ve ne kadar çalışkan olduğunuzu gösterdiği için önemli.

Gündemi takip edin

Gazeteci olacaksanız gündemi yakından takip etmeniz gerekiyor. Gündemi mutlaka takip edin. Bunun için günde en az bir gazete okumanızı öneririm. Hatta her gün farklı bir gazete almanız çok daha yararlı olabilir. Ayrıca internetin sunduğu nimetlerden de yararlanın. Gündemi takip etmek için online kaynaklara da başvurun. Yabancı siteler ile dünya gündemine de ulaşabilirsiniz.

Özel olarak medya sektörünün gündemini de takip edin. Medyada ne olup bitiyor, nasıl gelişmeler yaşanıyor bunları Medya Akademi, Medya Tava gibi haber sitelerinden düzenli olarak izleyin.

Yeni medya gündemini takip edin

Türkiye, dünya ve medya gündemini takip etmek de yeterli değil. Medyanın önemli bir değişim, dönüşüm yaşadığı süreçte “yeni medya” olarak tanımladığımız alanda yaşanan gelişmeleri de takip etmelisiniz. Bunun için de Türkiye’de yayın yapan Medya Akademi ve sosyalmedya.co gibi siteleri izleyebilirsiniz.

Yabancı dil öğrenin

Yabancı dil, medya sektöründe aranan önemlikler arasındaki yerini aldı. Mutalak yabancı dil öğrenmeye çalışın. Yabancı dil bilmek sektörde farklılaşmanıza ve öne geçmenize olanak sağlar. Yabancı dil öğrenmek için kurslara gidebileceğiniz gibi online kaynaklardan da faydalanabilirsiniz. Bu konuda size iki önemli makale öneriyoruz: İngilizce Öğrenmek İçin 5 Online Kaynak & Elektronik Kitap Okuyarak İngilizce Öğrenin

İyi Bir Gazetecinin Bilmesi Gerektiğini Düşündüğüm 3 Şey

Geçtiğimiz günlerde iyi bir gazetecinin neler bilmesi gerektiğini düşündüm. Gazetecilik bilgisi ve bunun doğuracağı ahlakın yanı sıra 3 şey daha aklıma geldi: Birincisi bilişim teknolojilerinde yeterlilik, ikincisi en az bir yabancı dil ve üçüncüsü de iyi fotoğraf çekebilmek… Daha fazlasını oku

NTV Muhabiri Can Ertuna ile Suriye’yi Konuştuk

NTV’nin deneyimli muhabiri Can Ertuna geçtiğimiz haftalarda Suriye’ye gitti ve ülkede yaşanan iç savaşa tanıklık etti. Biz de Ertuna’ya Suriye’de yaşadıklarını, savaş ortamında gazeteciliğin nasıl yapıldığını ve çok daha fazlasını sorduk.

Bizim adımıza keyifli ve bilgilendirici bir röportaj oldu. Sizlerin de keyifle okumanız dileğiyle…

Suriye’deki iç savaş ülkenin ikinci büyük kenti Halep’e sıçradıktan sonra Türkiye’den birçok gazeteci soluğu bu kentte aldı. Siz de NTV adına yoğun çatışmaların olduğu Halep’e giderek kentteki son durumu bildirdiniz. Dilerseniz önce buradan başlayalım, neler gördünüz, neler yaşadınız Halep’te?

Halep’te yaşanan bir şehir savaşı. Sokak sokak çatışmalar sürüyor. Kentin tamamının muhaliflerin ya da rejim güçlerinin kontrolünde olduğunu söyleyemeyiz. Bazen günlerce bir mahalleyi ele geçirmek için savaşıyor taraflar. Sokak savaşı olması muhaliflerin lehine. Yüksek katlı konut alanlarında rejim güçlerinin elindeki ağır silahlara hedef olmadan mevzilenebiliyorlar. Lojistik desteği de Türkiye sınırından Halep’e kadar olan “fiili tampon bölge” durumundaki kırsal bölgelerden sağlıyorlar. Suriye ordusu da bombardımanları kent ölçeğinde değil, çatışmaların yaşandığı alanlarla sınırlı tutma çabasında. Halep’e muhalif bir kent demek için henüz erken. Muhalif savaşçılar yer yer destek görüyor halktan ancak kent ölçeğinde geniş bir destek ve topyekün bir ayaklanmadan bahsedemeyiz. Zaten çatışmaların yaşandığı mahallelerde siviller kalmamış. O kısımlar savaş alanı görünümünde.

Türk medyası hazırladığı Suriye haberlerini birkaç ay öncesine kadar sadece uluslararası ajansların geçtiği bilgi ve görüntülerle hazırladı. Siz ise Suriye’ye gittiniz ve orada yaşananlara tanık oldunuz. Ajansların geçtiği bilgi ve görüntülerden farklı bir manzarayla karşılaştınız mı orada?

Suriye’den iki tür bilgi akışı vardı. Biri sizin de belirttiğiniz gibi uluslararası ajansların çalışmaları -ki bizim gördüklerimiz aşağı yukarı aynı sahnelerdi. Bir de taraf medyalara ya da uluslarası yayın kuruluşlarına sızdırılan cep telefonu görüntüleri ya da aktivist videoları. Bunlar genellikle katliam içerikli. Biz oraya gittiğimizde kitlesel bir kıyıma şahit olmadık. Ancak esir alma oranının çok düşük olduğu öfke ve hınç dolu bir savaş ve şiddetin boyutları her geçen gün artıyor. Yani daha uzun süre kalsaydık neler görürdük, bilemiyorum. Kaldı ki artık herkesin ortak görüşü bu ikinci gruptaki yerel kaynaklı görüntülerin ya da onlarla birlikte aktarılan bilgilerin doğrulatılmasının gerekli olduğu yönünde. Çünkü artık biliyoruz ki her iki taraf da kitlesel cinayetler işleyebiliyor ve suçu birbirine atmak için bu görüntülerden de yararlanıyorlar.

Türkiye’den Suriye’ye giden ve çatışmaları görüntüleyen muhabirler genellikle muhaliflerle birlikte hareket etti. İki tarafı olan bir savaşta Türk gazetecilerin hemen hepsinin muhaliflerin gözünden savaşı yansıtmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bundan yaklaşık bir sene önce Şam yönetiminin davetlisi olarak da yaklaşık 4 günlük bir gezi kapsamında Suriye’de bulunmuştum. Ancak bu gezide de bağımsız hareket etme şansı tanınmamıştı bize yani bu kez de rejime iliştirilmiştik. Zaten bağımsız bir yabancı gazeteci olarak Suriye’de çalışmak sözkonusu değil. En iyi ihtimalle attığınız her adımda takip ediliyorsunuz. Birçok yabancı gazeteci de ülkeye kabul edilmiyor zaten. İşte bu durum da çoğu gazeteciyi rahat hareket edebilecekleri muhaliflerle kaçak olarak ülkeye girme seçeneğine zorluyor. Diğer birçok yerde olduğu gibi böyle grupların içinde daha rahat çalışabiliyorsunuz. Bir de zaten BM ya da başka bir uluslararası kuruluşun güvenli bir bölge oluşturmadığı yerlerde ya bir tarafa ya da diğerine eklemliyorsunuz kendinizi, cephede ortada tek başınıza çalışma durumu sözkonusu değil. Ancak bana-ve birçok meslekdaşıma göre- Esad rejiminin sürecin başından beri en büyük hatalarından biri ülkeyi dünya medyasına kapatmak oldu. Belki güvenlik gerekçesiyle böyle bir karar aldılar ama bu kez de muhaliflerin eline çok güçlü bir propaganda silahı verdiler. Şimdi bazı gazetecileri rejim çerçevesinden olayları anlatmak için ülkeye çağırıyorlar ama geç kaldılar. Medya savaşında muhalifler önde. Bir de yayın kuruluşlarının hükümetlerinin tercihleri yönünde bir “taraf” seçmesi de sözkonusu olabiliyor. Bu hem Türkiye’de hem dünyada böyle. Türk ve batılı yayın organlarında muhaliflere sempati daha fazla ve elbette bunda hükümetlerin tercihlerinin de büyük payı var.

Suriye’den gelen çatışma görüntülerinde sadece ateş eden muhalifler vardı. Caddelerin ya da sokakların öte yanında kimin olduğunu nedense hiç göremedik. CNN’in yaşadığı Danny Dayem skandalı da göz önüne alındığında tüm bu görüntülerin gerçeği ne kadar yansıttığını söyleyebiliriz?

En azından kendi deneyimimiz ışığında söyleyebilirim ki. Bizim olduğumuz tarafa ateş eden askerleri çekmeye çalışsaydık, vurulurduk. O nedenle mevzilendiğimiz yerden sadece ateş eden muhalifleri ve de yakınımıza düşen mermi ve bombaları görüntüleyebildik. Ve onlar da oldukça gerçekti. Ancak bu savaşta kurmaca sahneler olmadığı anlamına gelmiyor. Bu sadece cephede değil, cephe gerisinde de gitgide kirli bir hale gelen bir savaş.

Orta Doğu denildiği zaman akla gelen ilk gazeteci ve hatta otoritelerden bir tanesi Robert Fisk. Independent adına çalışan Fisk yıllardır bölgede gazetecilik yaptı. Fisk’in Suriye hakkındaki son değerlendirmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Fisk, Independent’taki son yazısında ciddi bir iddiada bulunarak, 245 kişinin katledildiği Şam’a bağlı Deraya kasabasındaki katliamın silahlı muhalifler tarafından yapılmış olabileceğini belirtti.

Fisk uzun süre muhaliflerin davalarını sahiplenen yorumlar içeren yazılar yazdıysa da bu son yolculuğunu rejim birliklerine iliştirilmiş bir şekilde gerçekleştirdi yanılmıyorsam. Cephenin farklı bir yüzünü gördü. Deraya konusunda söylediklerinin -kariyeri gözönüne alındığında- yabana atılamayacağı kanısındayım.

Savaş muhabirliği üzerinde de duralım istiyorum. Görünen o ki oldukça tehlikeli bir meslek. Sadece Suriye’de 17 aydır devam eden olaylarda yirmiye yakın gazeteci yaşamını yitirdi. 30 gazeteciden de hala haber alınamıyor. Bu noktada neler söylemek istersiniz, bu mesleği yapmak isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz var?

Türkiye’de haber yapma alanı daraldıkça medyada belli konular üzerine uzmanlaşma hergeçen gün azalıyor. Paralel bir biçimde ne yazık ki çok başarılı savaş muhabirleri olsa da savaş muhabirliği geleneği yok. Bu da kurumlarda bu konuda uzmanlaşmış personel yetiştirme yönünde bugüne kadar bir çaba olmadığı anlamına geliyor. Oysa yurtdışındaki saygın kurumlarda eğitim almamış, deneyimsiz ve gerekli teknik donanımdan ve sigortalardan yoksun personelin ateşe atılması sözkonusu değil. Ne yazık ki yaşanan ölüm, yaralanma ve kaçırılma olaylarından sonra Türkiye’deki kurumlar da ders almaya başladılar. Yavaş yavaş bu konuda eğitimler verilmeye başlandı. Öncelikle savaş bölgelerine gidecek personelin böyle bir “savaş muhabirliği” eğitimi alması şart. Ayrıca uydu telefonu, çelik yelek ve miğfer gibi temel donanımlar mutlaka sağlanmalı ekibe. Son olarak da bunlar tamam hadi yola çıkın denmemeli personel deneyimli olmalı. Çünkü gerçekten ateş altında kalınca sakin olabilmek, zor durumlarda çıkış stratejisi geliştirebilmek gerektiğinde ekip arkadaşının sorumluluğunu alabilmek bunlar deneyimle kazanılan şeyler. Tüm bu koşullar da ölümle yaşam arasındaki bazen yarım saniyelik zaman diliminde bazen 10 santimlik mesafede yapmanız gerekeni belirliyor.

Not: Bu röportaj ilk olarak, 2 Şubat 2012 tarihinde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2012/02/ozel-roportaj-can-ertunayla-suriyeyi-konustuk/

Savaş Muhabiri Hediye Levent’le Suriye’yi Konuştuk

Suriye’deki iç savaş iki yılı geride bıraktı… Bu süreçte binlerce insan hayatını kaybederken, iki ateş arasında kalan yüz binlerce Suriyeli de ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Oysa hemen herkes, krizin tıpkı Tunus, Libya ya da Mısır’daki gibi hızla aşılacağını sanıyordu. Hatta “Beşar Esad’ın devrilmesi an meselesi, en fazla bir iki haftası var” deniliyor, Suriye için gün sayılıyordu…

Bir iki hafta değil, aradan 2 yıldan fazla zaman geçti… Ancak ne Esad devrildi ne de Suriye’de akan kan durdu. Biz de Politik Akademi ekibi olarak, Suriye’deki süreci en yakından izleyen ismi bulduk ve sorduk: Suriye’de neler yaşanıyor, önümüzdeki günlerde neler yaşanacak?

Beş yıldır Suriye’nin başkenti Şam’da gazetecilik yapan Hediye Levent‘le Bursa’da biraraya geldik ve Suriye geçrkelerini ortaya koyan bir röportaj gerçekleştirdik. Hediye Levent, çarpıcı ve oldukça aydınlatıcı açıklamalarda bulundu…

“Türkiye’yi ABD ve İsrail’le İşbirliği Yapmakla Suçluyorlar”

Hükümetlerarası ilişkilerden önce Türkiye ve Suriye halklarıyla başlayalım istiyoruz. Suriye halkının Türkiye’ye bakış açısı nasıl? Son üç yılda Suriye sokaklarındaki Türkiye algısı nasıl değişti?

Suriye halkını üçe ayırarak bu soruyu cevaplandırabiliriz. Hükümete, devlete yakın kesimlerde bugüne kadar “Türk halkı ile Türk hükümetini ayrı tutuyoruz” üslubu kullanıldı. Türkiye’yle kapıları kapatmamak için yapılan bir politikaydı bu. Olur da hükümet değişir ya da politikaları farklılaşırsa ilişkileri güçlendiririz diye düşünüyorlardı.

Ayrıca, Türkiye’de yapılan ve hükümetin dış politikasının desteklenip desteklenmediğini sorgulayan anketler vardı. Bu anketlerden çıkan “Türk halkının hükümetin dış politikasını desteklemediği” sonucu Suriye basınında çok geniş yer buldu. Resmi söylem itibariyle “Bu politik bir süreçtir, aslında Türk halkı bunu desteklemiyor” diye bir algı oluşturulmaya çalışıldı.

Suriye’de hükümete ya da devlete yakın duranların “Türk halkı neden bu kadar tepkisiz” diye bir sitemleri de var. Öte yandan hükümete karşı da çok ciddi tepkileri var. Türkiye’yi İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte hareket etmekle suçluyorlar. Yeni Osmanlıcılık hayaliyle suçluyorlar.

Bunun yanı sıra Suriye’deki birçok silahlı ve bombalı eylemde Türkiye’nin resmi birimlerinin parmağı olduğu yönünde de iddiaları var. Örneğin Halep’te kimyasal silah kullanıldıktan sonra, ki hangi tarafın kullandığının bilinmemesine rağmen, olay yerindeki görüntü ve röportajlarda Türkiye hükümetine yönelik beddular, serzenişler yapıldığını gördük.

Toplumun daha mantıklı, makul düşünen, sürece duygusal değerlendirmeyen ikinci kısmı ise “Evet, Suriye’de birşeylerin değişmesi gerekiyordu ve Türkiye ile Suriye’nin arası çok iyiydi. Türkiye ilişkisini daha da sıkılaştırarak Suriye’deki değişimi gerçekleştirebilirdi” görüşündeler.

Türkiye’nin Suriye’nin değişimi noktasında yanlış bir yola girdiğini düşünüyor olmalılar?

Evet, Türkiye çok güçlüydü o zamanlar Suriye’de. Diplomatik yollardan bir takım kurumların anlayışları değiştirilebilirdi, hatta yönetim bile değişebilirdi zaman içinde. Yani doğrudan taraf olmak hem Suriye’ye zarar verdi, savaş uzadıkça uzadı; hem de Türkiye’nin Suriye ve Orta Doğu’daki kredisini düşürdü.

Üçüncü olarak muhalifler kısmında ise bir kesim Türkiye’yi destekliyor: topraklarını açtı bize, kamplarda bizi ağırlıyor diye bakıyor. Müteşekkirler. Ama muhaliflerin bir kısmı da Türkiye’yi verdiği sözleri tutmamakla suçluyor. Örneğin Türkiye’yi Suriye’ye asker sokmamakla, elini ağır tutmakla, yavaş hareket etmekle suçluyorlar.

“Türkiye Suriye’nin İç Dinamiklerini Fazla Dikkate Almadı”

Peki, Türkiye Suriye’de halkın önemli bir bölümünün beklediği gibi süreci demokratik olarak yürütmektense neden bu kadar sert bir taraf oldu? Türkiye’yi bu noktaya iten motivasyon sizce neydi?

Türkiye neden böyle bir işe girişti? Açıkçası görünen şu: Muhtemelen Suriye’nin iç dinamiklerini çok da fazla dikkate almadan hareket edilmiş olabilir. Genel dış manzaraya baktığımız zaman: Evet, çok kötü bir yönetim var, herşey çok kötü. Yani bu halkın ayaklanması için bütün şartlar hazır aslında. İşte böyle birşeyden yola çıkarak, uzun vadede artısı eksisi, ülkenin iç dinamikleri hesaba katılmadan hareket edilmiş olabilir.

Yine o dönemde Libya’da Muammer Kaddafi düştü, Tunus’ta Bin Ali düştü… Mısır’da çok kısa bir sürede ciddi gelişmeler yaşandı. Suriye’de de kısa sürede Beşar Esad gider mantığıyla hareket edilmiş olabilir ama göz ardı edilen Esad’ın ülkedeki Sunniler tarafından da destekleniyor olması. Bugün bu ortaya çıkmış durumda.

Öte yandan Suriye ordusu bölünür mü acaba, sorusu da önemliydi. Ordu bölünür mü, bölünmez mi hesabı biraz yanlış yapılmış olabilir. Çünkü Suriye’de devletin üzerinde kurulu olduğu iki kurum var: Birincisi Savunma Bakanlığı ve ordu, ikincisi Dışişleri Bakanlığı…

Türkiye’nin hesabını mezhep üzerinden yaptığına da dair iddialar var. Bu iddialara göre Türkiye, Suriye’nin nüfusunun %70’i Sünni, yönetim Alevilerden oluşuyor mantığı üzerinden hareket etmiş olabilir. Ancak Suriye’de bütün hantallığıyla, kangrenleşmiş unsurlarıyla da olsa bir devlet var. Yani iktidar olmakla muktedir olmak aynı şey değil, Esad Alevi ancak Suriye’de devlet Alevi, Sünni ve Hristiyanlardan müteşekkil. Belki burada bir ihtimal hesabı tam anlamıyla yapılmamış olabilir.

Muhaliflerin silahlı ve sivil kanatlarının çabalara rağmen organize olamaması da krize taraf olan ülkeleri sıkıntıya sokmaya devam ediyor.

“Beşar Esad’ı Silahlı Muhalefet Güçlendirdi”

Suriye’de yaşanan süreç Beşar Esad’ı, Baas rejimini güçlendirmiş olmadı mı? Bugüne kadar silahsız muhalefet yapan isimler, silahlı muhalefet başladıktan sonra Beşar Esad’a ya da devlete daha yakın durmaya başladılar. Yanılıyor muyum?

Evet, hatta silahlı muhalefet bile, ki İslamcı militanları ayırıyorum bunlardan, hükümetle bir orta yol bulabilir. Şu anda karşılıklı böyle bir çaba var.

Evet, yönetim güçlendi. Yani şu anlamda güçlendi: muhaliflere karşı güçlendi.

Ancak öbür taraftan da şu da bir gerçek: ordu Suriye’nin her yerini kontrol edemiyor. Yani böyle bir durumları var. Ordu çok yorgun, iki yıldır sahada aktif olarak savaşıyorlar ve ciddi bir ilerleme kaydedemiyorlar. Ki bu ordu dış savaşa yönelik eğitilmiş olmasına karşın içeride bir savaş var.

Ekonomi de çok kötü. Halk devlet bütünlüğü elden gider diye dişini sıkıyor ama içerde çok ciddi bir yolsuzluk var. Devlet birimlerindeki adamların göz yummasıyla, ortak olmasıyla çok ciddi bir rüşvet çarkı dönüyor.

Beşar Esad’ın muhalifler için ne ifade ettiğini biliyoruz? Peki, içeridekiler için Esad neyi sembolize ediyor?

Nasıl dış muhalefet için Beşar Esad, sembol isim, kırmızı çizgi ise içeride yönetimin yanında duran, devletin yanında duran insanlar için de Esad kırmızı çizgi. Eğer Esad giderse, suikasta uğrar ya da istifa ederse bu kitle “Biz kaybettik” diyecek. Bu nedenle bu aşamada, şu üç beş aylık süreçte Esad’ın gitme kararı kendisini aşan bir şey.

“Suriye’de Son Savaş’ın Hazırlıkları Yapılıyor”

Süreci en yakından takip eden isimlerden birisi olarak öngörünüz ne? Beşar Esad için bir hafta ömrü var dediler, aradan iki yıl geçti… Peki, Beşar Esad iktidarını ne kadar daha koruyabilir? Sizce Suriye’de yakın gelecekte neler yaşanacak?

Açıkçası Suriye’de son iki, iki buçuk aydır bir “son savaş” hazırlığı var. Yani taraflar artık son kozlarını paylaşmaya hazırlanıyorlar, çünkü iki taraf da yorulmuş durumda. Ayrıca sahada üçüncü bir grubun varlığı, El Kaide’nin varlığı her iki tarafı da çok rahatsız ediyor.

Muhalifler en azından masaya eşit şartlarda oturmak istiyor. Bunun için de son koz paylaşımı olacak. Son bir savaş olacak, muhtemelen çok şiddetli, çok kanlı da olacak, öyle görünüyor.

Bu “son savaş”ın ne zaman başlayacağını öngörüyorsunuz?

Belki birkaç hafta, belki birkaç ay ama çok uzun sürmeyecek gibi görünüyor. Her iki taraf da son kozlarını paylaşacak.

Tabii biz bunu Suriye için söylüyoruz. Tabii bunun bir Amerika Birleşik Devletleri safı var, Rusya safı var. İsrail var, Suudi Arabistan var…

Kaybeden Suriye Halkı, Peki Kazanan Kim?

Suriye’de halk kaybederken kazanan kim olacak? Örneğin Rusya mı ya da Amerika Birleşik Devletleri mi bu süreçten kazançlı çıkacak?

Bu aslında ayrıca bir röportaj konusu ama kısaca şunu söyleyelim. Suriye’de yaşanan süreç “Dünya tek kutuplu mu olsun, yoksa çift kutuplu mu olsun?” kavgasının bir uzantısı gibi. Ve Suriye de bu çatışmanın, bilek güreşinin yapıldığı sahne gibi görünüyor dışarıdan bakınca. Çünkü dünyada enerji sevkiyatının güvenliği meselesi var, hava savunma sistemlerinin yerleştirilmesi meselesi var.

Yani Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya ya da Çin arasında, daha doğrusu süper güçler arasında, beni tanı, seni tanımıyorum gibi bir çekişme de söz konusu.

Esad gider mi, kalır mı?

Esad giderse ne olur, kalırsa ne olur? Ya da muhalifler kazanırsa, muhalifler arasından kim kazanırsa ona göre bir şekil alacak Suriye?

Muhalifler arasında da bir çekişme söz konusu, Esad giderse Suriye muhaliflerin kendi aralarında çıkacak bir savaşa da sahne olacak gibi görünüyor?

Özgür Suriye Ordusu açıkça söylüyor zaten, gelecekte savaşımız İslamcılarla olacak diye. Ama onlar çok da İslamcılara karşı bir savaş kazanabilecek durumda değiller.

El Kaideciler kazanırsa Suriye diye bir yer kalmayacaktır muhtemelen. Süreç muhtemelen Lübnan’a sıçrayacak, İsrail’e sıçrayacak ve bir bölgesel savaşın başlaması çok da küçük bir ihtimal değil.

Suriye’ye yönelik bir dış müdahale öngörüyor musunuz?

Dış müdahale seçeneği uzak görünüyor ancak hatırlarsınız, Amerika Birleşik Devletleri Irak’a kimyasal silah bahanesiyle girmişti. Afganistan’a girerkenki bahanesi de El-Kaide idi. Suriye’deki tabloya bakınca kimyasal silah elde etmiş ya da elde edebilecek durumdaki İslamcılar var. Yani iki faktör de bir arada. Bu uluslararası bir müdahale için bir bahane olarak kullanılır mı?

“Medya, Temennilerini Öngörü Gibi Yayınladı”

Beş yıldır Suriye’de olan ve yaşanan süreci çok yakından takip etmiş bir gazeteci olarak Türkiye’deki medya kuruluşlarının Suriye’de yaşananları ne kadar objektif yansıttığını düşünüyorsunuz?

Aslında söyleyeceklerim Türk medyası için değil, dünya medyası için de geçerli: Suriye sınavı korkunç bir sınav oldu. Gerçekten de hem dünya medyası hem de Türk medyası çok kötü bir sınav verdi Suriye konusunda.

Aslında manipülasyon, dezenformasyon için her iki tarafın da medyayı kullanmak istemesi normal, bilinen ve şaşırılmayacak bir şey… Bu böylesine açıkken medyanın bilgiyi, haberleştirirken gereken süzgeçlerden geçirmemesi ya da şüpheyle yaklaşmaması çok sıkıntılı durumlar da ortaya çıkarttı. Fabrikasyon görüntüler, yalan haberler… Bunlar artık çığrından çıkmış durumda. Ayrıca dünya medyasında, Türk medyasında Arapça bilen insan olmadığı için birçok görüntüyü, açıklamayı görmedik.

Özellikle Türk medyasındaki sorun bence şuydu; temenniler öngörü gibi aktarıldı. Örneğin bir asker Türk tarafına geçtiği zaman, ordu yıkıldı ya da bölündü denildi. Hayır, Suriye’ye baktığınız zaman zaten böyle bir şey olmadığını görüyorsunuz.

Bu noktada garip bir durum da Türkiye’deki ajansların Suriye haberlerinde her gün birkaç generalin taraf değiştirdiğini iddia etmesi. Eğer bu haberler doğru olsa idi geride kalan 2 yılda Suriye ordusunda asker kalmazdı sanıyorum?

Tabii, bir de şuna bakmak lazım. Ordudan ayrılan askerler, tanklarıyla toplarıyla ya da emirlerindeki askerlerle taraf değiştirmedi. Bunların hepsi münferit olaylardı diyebiliriz. Ayrıca ordunun moralini bozacak, popülaritesi yüksek isimler arasından da taraf değiştiren olmadı.

Öte yandan örneğin Suriye Savunma Bakanı öldürüldüğü zaman Türkiye’de ve dünya basınında Suriye ordusu bitti, moraller yerle bir oldu görüşü ortaya atıldı. Ama böyle değildi. Bomba patladığında da, sonraki saatlerde de Şam civarında, Halep çevresinde operasyonlar devam etti. Hiç aralık bile verilmedi.

“Gerçek Tablo Canımızı Çok Fena Sıkabilir”

Türk medyasının temennilerini haber diye sunması ile oluşan sanal tablo gerçeklikle karşı karşıya kalınca ne olacak?

Her ne kadar hoşlanmasak da bazı şeylerden, temennileri öngörü gibi görme eğilimi bir süre sonra gerçek tabloyla karşılaştığımızda canımızı çok fazla sıkabilir.

Not: Bu röportaj ilk olarak, 1 Nisan 2013 tarihinde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2013/04/hediye-levent-ile-ozel-roportaj-suriyede-sona-gelindi/

Uğur Mumcu ve Gazetecilik

Bugün, 24 Ocak 2012.  Bugün, Uğur Mumcu’nun katledilişinin 19. yıldönümü. Bugün benim için, Türkiye için önemli ve bir o kadar da hüzünlü birgün!..

Uğur Mumcu’yu o hayattayken tanıma, okuma şansım olmadı. 24 Ocak 1993 tarihinde o evinin önünde düzenlenen bombalı saldırıda hayatını kaybettiğinde ben henüz dört beş yaşlarında bir çocuktum. Ancak yıllar çabuk geçti ve onun yazdıklarını, onun hakkında yazılanları okudukça tanımaya, örnek almaya başladım Uğur Mumcu’yu…

Benim gazeteci olmamda, medyaya yönelmemde önümde duran Uğur Mumcu modeli oldukça etkili oldu. Sevgi Özel’in kaleme aldığı “Uğur Olsun! Bir Devrimcinin Öyküsü” adlı kitabı bir solukta okuyup bitirdiğim gün “Tamam” dedim, “Ben bir gazeteci olacağım, ben Uğur Mumcu gibi bir gazeteci olacağım!..

Bugün 24 Ocak 2012. Uğur Mumcu’nun katledilişinin üzerinden tam 19 yıl geçti. Ben 24 yaşında, henüz yolun başında genç bir gazeteciyim.

Türkiye Uğur’suz bir 19 yılı geride bırakırken, ben de kendime söz verdiğim gibi bir gazeteci olmayı başardım anlayacağınız.

Ancak şimdi önümde daha zor bir yol var: Türkiye’de gazeteci olmak ne kadar kolaysa, Uğur Mumcu gibi bir gazeteci olmak da o kadar zor!.. Ancak bu bir tercih meselesi değil, aksini yapamamak…

Gazetecilik Demokrasi İçindir!

Uzun zamandır “yeni medya” üzerine yazılar yayınlamaktayım. Bugün ise eskisiyle yenisiyle tüm medyayı ilgilendiren bir konuda yazmak istiyorum.
Türkiye’de pek dikkat edilmiyor olsa da demokrasi ile medya birbiri ile oldukça içli dışlı iki kavram. Özgür bir medyanın olmadığı bir ülkede demokratik bir sistemden söz etmek mümkün değil.
Son günlerde okumakta olduğum Gazeteciliğin Esasları adlı, Bill Kovach ve Tom Rosensiel imzalı kitabın “Gazetecilik Ne İçindir?” başlığını taşıyan ilk bölümde yer alan şu satırlar, düşüncelerime adeta tercüman oluyorlar:

Gazetecilik, toplum oluşturmak içindir. Gazetecilik, vatandaşlık kavramının ortak payda olması içindir. Gazetecilik, demokrasi içindir. Serbest bilgi akışı ile iyice güçlenen milyonlarca insan, kendilerine yeni hükümetler seçip, ülkelerindeki siyasi, toplumsal ve iktisadi yaşamın daha iyi sürmesi için yeni kurallar oluşturma işine doğrudan dahil olmuşlardır.

Bu tanım üzerinde fazlaca düşünmek gerekiyor. Türkiye’de gazetecilik bu tanıma ne kadar uygun? Türkiye’de yapılan gazeteciliğin demokrasi için olduğunu söylemek ne kadar da güç. Bizim gazetecilerimiz ve gazetelerimiz bırakın demokrasi için var olmayı, birbirleriyle ‘o’cu ya da ‘bu’cu oldukları için savaş halindeler. Ya da ‘o’nun ya da ‘bu’nun adamı oldukları için!
Amerika Birleşik Devletleri‘nde yapılan kamuoyu araştırmalarında toplam nüfusun %45’i basının demokrasiyi koruduğunu düşündüğünü belirtmiş. Bu azımsanacak bir oran değil ve bence çok önemli. Amerika Birleşik Devletleri halkının %45’i basın ve demokrasi arasında bir bağ olduğunu ve bu bağın demokrasiyi koruduğunu algılayabilmişken, bizim en ünlü gazetecilerimizin bile basın ile demokrasi arasındaki bağı kuramamış olması ne acı!
Bizim demokrasimizin eksiklerinden bir tanesi de işte tam olarak bu: yani gazetecilik!