Çağan Irmak’tan Prensesin Uykusu

Babam ve OğlumUlak ve Issız Adam adlı filmleriyle büyük başarı elde eden ünlü senarist, yönetmen Çağan Irmak, şimdi de Prensesin Uykusu adlı filmiyle sinemaseverlerin karşısında. Senaryosunu Çağan Irmak‘ın yazıp, aynı zamanda yönettiği Prensesin Uykusu adlı film, sıradan olayları konu alan ama sıra dışı bir anlatıma sahip. Filmin konusu şöyle:

Kütüphanede memur olarak çalışan Aziz, kendi küçük dünyasında sakin ve huzurlu bir hayat sürdürmektedir. Birgün, mahalleye yeni açılan kuaförün sahibi Seçil ve 10 yaşındaki kızı Gizem, Aziz’in oturduğu apartmana taşınır. Aziz’in yeni komşularıyla renklenen hayatı, küçük kızın daldığı uzun uykuyla gölgelenir. Gizem’in daldığı uykunun tetiklediği bambaşka olaylarla, sıradan görünen ama aslında rengarenk karakterlere sahip bu insanlar birlik olup, kaderi değiştirmeye çalışırlar.

Filmi henüz dün izlemiş birisi olarak filmin, oyuncuların ve elbette Çağan Irmak‘ın beklentilerimi olabildiğince karşıladığını söyleyebilirim. Film oldukça sıcak, duygulu ve bir o kadar da gülümsetici. Zaten Çağan Irmak da filmi için “En güleryüzlü filmim oldu” diyor.
Film boyunca tüm duygularınız sürekli bir değişim, dönüşüm yaşıyor. Bir sahnede gülüyor, bir diğerinde düşünüyor ve belki de ağlıyorsunuz… Bu noktada senaryo kadar oyuncuların da büyük etkilerinin olduğu kuşkusuz: Çağlar Çorumlu, Sevinç Erbulak ve Genco Erkal başta olmak üzere tüm oyuncular işlerini hakkını vererek yapmışlar.
Film boyunca görsel bir şölen izleme şansınız da oluyor: Film içerisindeki animasyonlar, özellikle de kütüphane içerisindeki ahtapot sahnesi mükemmel bir işçiliğin ürünü. Açıkçası Türkiye‘de yapılmış bir filmde böylesine iyi animasyonlar beklemiyordum. Filmin animasyonları gerçekten iyi!
Filmin müziğine gelecek olursak, film müzikleri Redd Grubu tarafından yapılmış. Redd Grubu da projenin diğer paydaşları gibi üstüne düşeni yapmış: Filmin müzikleri, özellikle Redd Grubunu takip edenler için oldukça tatmin edici.
Senaryosunu Çağan Irmak‘ın yazıp, yönettiği Prensesin Uykusu; çok iddialı olmasa da güler yüzlü, yüzünüzde tebessüm bırakacak bir film.

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

Harry Potter ile tanışmam iki binli yılların hemen başında olmuştu. O zamanlar henüz ilköğretim okulunda bir öğrenci idim. J.K. Rowling imzalı Harry Potter ve Felsefe Taşı adlı kitabı aldığım ilk gün, adeta kendimi kitabın sayfaları arasında kaybettim. Sonrasında, sırasıyla Harry Potter ve Sırlar Odası ve Harry Potter ve Azkaban Tutsağı yayınlandı. Her kitabı da büyük bir heyecanla okudum ve yaratılan bu renkli dünyada gezinmekten büyük mutluluk duydum.
Harry Potter ve Felsefe Tarşı‘nın filminin de çekileceğini duyduğumda büyük bir merakla vizyon tarihini beklemeye başladım ve film vizyona girdiğinde ilk izleyicilerinden bir tanesi de ben oldum. Sonrasında ikinci ve üçüncü film de vizyona girdi. Her üç filmi de oldukça beğenmiş, en azından hayal ettiğim büyülü dünya kadar renkli birer film olduklarını düşünmüştüm.
Sonrasında ise ya ben büyüdüm, ya da Harry Potter artık eskisi kadar tat vermemeye başladı. Haliyle okumayı da izlemeyi de bıraktım. Ta ki düne kadar!
Dün, yarattığımız kısa zamanda bir arkadaşımla birlikte sinemaya gitmeye karar verdik. Vizyondaki filmler arasında seansları bize uyan tek film Harry Potter ve Ölüm Yadigarları idi. Ben de hem eski günleri yad etmek, hem de arkadaşımı kırmamak için filmi izlemeyi kabul ettim. Ancak, Harry Potter serisinin Ölüm Yadigarları bölümünü okumadığım için film hakkında hiçbir bir önbilgim yoktu. Filmin başlamasını beklerken filmin özetini okumakla yetindim sadece:

Film, Harry, Ron ve Hermione’nin Voldemort’un ölümsüzlük sırrını barındıran Hortkuluklar’ın izini sürmek ve yok etmek görevini üstlenerek yola çıkmaları ile başlıyor. Profesörlerinin yönlendirmeleri ve Profesör Dumbledore’un koruması olmaksızın, tek başlarına yola çıkan üç arkadaş şimdi herzamankinden daha fazla birbirlerine güvenmek zorundadır. Ancak, onları tehdit ederek ayrı düşmelerini sağlamak isteyen Karanlık Güçler de aralarındadır…

Filmi ilk üç filmden çok daha farklı bir yapıda buldum. Açıkçası, aradığım renkliliği, ne yazık ki bulamadım. Yıllar önce Harry Potter benim için renkli bir masaldı, fakat Ölüm Yadigarları‘nda hiçbir renklilik gözüme çarpmadı. Filmin iki buçuk saat boyunca çok az şey anlatılıyor olması da beni oldukça sıktı. Buna karşın internette film hakkında yapılan yorumların hemen hemen tamamı olumlu. Sanıyorum, ben filmde aradığını bulamayan azınlığın bir üyesiyim.

Film: New York’ta Beş Minare

Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm adlı filmleriyle dikkatleri üzerine çeken Mahsun Kırmızıgül‘ün yeni filmi New York’ta Beş Minare dün vizyona girdi. Mahsun Kırmızıgül, Mustafa Sandal gibi müzik dünyasından tanıdığımız isimlerin yanı sıra Haluk Bilginer, Zafer Engin ve Ali Sürmeli gibi ünlü oyuncuların da kadroda yer aldıkları filmin konusu, kısaca şöyle:

Kırmızı bültenle aranan radikal dinci bir örgütün lideri ‘Deccal’ kod adlı suçlunun Amerika Birleşik Devletleri’nde yakalandığı bilgisi gelir. Onu teslim almak için teşkilatın en başarılı iki polisi Amerika Birleşik Devletleri’ne suçluyu teslim almaya giderler. Bundan sonrası kolay gibi görünür ama hiç bir şey göründüğü gibi değildir. İstanbul, New York, Bitlis üçgeninde geçen hikaye, yakın dönemin Türkiye’sini sorgularken, 11 Eylül sonrası Amerika ve dünyada yaşanan ‘İslam paranoyasının’ altını çizmektedir.

Filmi henüz izlemiş birisi olarak, filmden tatmin olduğumu söyleyemem.
 
New York’ta Beş Minare de tıpkı Mahsun Kırmızıgül‘ün diğer filmleri gibi mesaj verme kaygısıyla yapılmış. Film, baştan sona farklı mesajlar vermeye çalışıyor, bir noktadan sonra filmin bu mesaj verme kaygısı sizi fazlasıyla sıkıyor.
Filmin senaryosuna gelecek olursak, Beyaz Melek‘te Mahsun Kırmızıgül‘ün daha iyi bir senaryo ortaya koyduğunu söyleyebilirim. New York’ta Beş Minare‘de ise vasat bir senaryoyla karşı karşıyayız. Aksiyon, dram ve politika beceriksizce birbirine karıştırılmış. Çok şey anlatılmaya çalışılırken ne yazık ki hiçbir şey anlatılamamış.
Filmi kurtaran ise Ali Sürmeli, Zafer Engin ve özellikle Haluk Bilginer‘in göz dolduran oyunculuğu oluyor. Filmden bu üç ismi çıkartırsanız, açıkçası, geriye izlenesi bir film kalmıyor. Zaten bunu da tüm Mahsun Kırmızıgül filmlerinde görüyoruz, filmleri senarist ve yönetmenliği üstlenen Mahsun Kırmızıgül değil de oyuncuları kurtarıyor.

Uğur Yücel ve Türkan Şoray’dan Güzel Bir Film: Hayatımın Kadınısın

Uğur Yücel‘in yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenip aynı zamanda esas oğlan karakterinli canlandırdığı, bize ait ve bizden olan izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. “Ev kadınları, arabeskçiler, müzik severlerin, foto roman sevenlerin, melodram sevenlerin gözleri yaşlı ama gülümseyen yüzlerini hayal ettim bazı sahnelerde.“diyor Uğur Yücel
Hayatımın Kadınısın, Asuman ve Tayfur’un önüne geçilemez, büyük aşk hikayelerinin filmi. Daha doğrusu benim subjektif fikrim bu aşkın Asuman’dan çok Tayfur’a ait olduğu. Aşık Veysel misali Tayfurun aşkı olmasa Asuman’dan birşey olacağı yok filmde.
Filmin bir diğer dikkat çeken noktası da insanın damarından girmesi! Nasıl mı? Tayfur’un ağazından dökülen şu sözler kimi sarsmaz? “Hayat esrarengiz ve biz hep firardayız kendimizden.” Gerçekten de öyle değil miyiz, hangimiz demir atabildik kendi denizimizde? Hangimiz kendimizi başkalarından fazla düşündük, masaya yatırıp yargıladık?
Filmde insana ve hayata dair pek çok enstantane mevcut. Aşkı, acıyı, aile içi şiddeti ve her türlü sömürüyü, dostluğu, düşmanlığı, hayatta nerede olduğunun değil nerede olacağının önemini; kısaca hayatın güzelliklerini ve iğrençliklerini bir arada görmek mümkün. Kimi yerde içinizi ferahlatan, kimi yerde de üstünüze fazlasıyla baskı yapan ağır sahneler var filmde.
Ayrıca filmin VCD veya DVD’sini almanıza dahi sebep olabilecek, mükemmel sözler serpiştirilmiş filmin üzerine. Geçip giden zaman veya gelmeyen sevgili bundan güzel nasıl anlatılabilir: “Geldi geliyor derken geçti gidiyor mevsimler demiş; ben de tam geliyor dedim hayatımın kadını, o gitti, gitti…
Sözün kısası, izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. Bir an önce biryerlerden edinmenizi ve bu tadı almanızı önerirken yazımı Uğur Yücel‘in filmi hakkındaki yorumuyla bitiriyorum: “Bu filmi seyirciler için yazdım. Gerçeğin romantizmini görüyorum resimlerde. Özlem ve göndermeler var eskilere, ama bu günün dilini konuşan, mahallemizdeki insanlar bunlar. Severek yazdım her insanı. Hepsi kırık kalpler…

Zozo: Savaş Bir Çocuğa Yakışmaz!

Öylesine plansız, programsız; neler gelmiş neler gitmiş diye film satan her zamanki mekanıma gittim. Klasik diyalogların ardından yeni neler gelmiş, neler gitmiş bakmaya başladım. Doğru düzgün birşeyler bulamayınca da arda kalan sayfalara tekrar göz atmak istedim ve Zozo ile karşılaştım. Film hakkında herhangi bir bilgim olmadığı için filmin kutusunun üzerindeki yazılara yumuldum uzunca bir süre. Sonra filmden anladığını düşündüğüm, ama şimdi anlamadığını bildiğim satıcıya sordum filmi; “Klasik bir savaş filmi işte” yorumunu aldım. Eve gelip bilgisayarımın başına kurulunca Zozo’nun klasik bir savaş filmi olmadıını, mükemmel denilebilecek bir film olduğunu gördüm…

Film Lübnan’dan İsviçre’ye kadar uzanan güzel bir öyküye sahip. Oyuncuları da bir o kadar iyi, özellikle Zozo karakterini canlandıran Imad Creidi’ye aşık oldum diyebilirim. Bir çocuk bu kadar mı şirin olur, rolünü bu kadar mı iyi oynar?

Film savaşın acısını gözler önüne seriyor. Savaşın insan hayatından neleri aldığını, insan hayatında ne kadar var olduğunu gösteriyor bizlere… Nitekim Zozo da Lüban’ın o iğreti savaş havasından kurtulup İsviçre’de yaşamaya başlayınca yeni bir savaşın içine giriyor. Onlardan olmadığı için dışlanıyor, dayak yiyor; diliyle alay ediliyor, bir an önce yerel dili öğrenmesi dikte ediliyor. Burada görüyoruz ki insan her zaman anlamsız savaşlar içine düşüyor, savaşların içerisinden kurtulamıyor…

Filmin bana çok önemli bir kazanımı da Arapça oldu, Arapçayı bu güne kadar Arapça nedir bilmez hocalardan, hırıltılarla dinlediğimiz için Arapçanın ne kadar güzel bir dil olduğunu fark edememişim. Filmde Arapçanın aslında kulağa ne kadar da hoş gelebildiğini gördüm. Tüm bunlar ve çok daha fazlası için filmin senaristi ve yönetmeni olan Josef Fares’e de bir teşekkür borçuluyum, hayatımda güzel bir film izleme imkanı sağladığınız için teşekkürler Josef Fares.

Sözün özü bu filmi izlemeden ölmeyin. Gerçekten kaliteli bir uluslararası yapım. Sadece filmin müzikleri için bile bu film alınır ve izlenir…