Prof. Sarıbay ile Türkiye’yi konuştuk

 

Al Jazeera Turk’te ikinci röpotajımı, Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü başkanı, politolog Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile yaptım. 30 Mart seçimleri sonrasında Türkiye’nin politik yapısını ve Cumhurbaşkanlığı yarışını masaya yatırdığımız röprotajda, Türkiye’nin politik geleceğine de ışık tuttuk. Sarıbay’ın önemli değerlendirmeleri oldu. Daha fazlasını oku

Propagandanın Tanımı ve Türleri: Beyaz, Siyah, Gri ve Silahlı Propaganda

Propaganda kelimesi, Latince “propagare” kökünden gelmekte olup, Türk Dil Kurumu Büyük Sözlüğü’nde şu şekilde tanımlanmaktadır: “Bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen çalışma, yaymaca.
Propaganda tek bir yol ile yapılmamakta, söz konusu süreçte farklı propaganda türleri kullanılmaktadır. Günümüzde kullanılan propaganda türleri beyaz propaganda, siyah propaganda, gri propaganda ve silahlı propaganda olarak sıralanmaktadır. Birbirinden bağımsız bir şekilde kullanılabileceği gibi karma bir biçimde de kullanılabilen propaganda türleri şöyledir:
            3.4.1. Beyaz Propaganda:
            Propaganda türleri arasında en açık şekilde yapılan propagandadır. Kaynağı bellidir ve zaten kaynak kendisini ortaya koymak istemektedir. Kaynağın güvenilirliği oranınca beyaz propaganda da güç kazanır. Bu noktada kaynağın güvenilirliğinin sağlanması ve söz konusu amacın meşruluğu propagandanın etkinliğini önemli ölçüde belirler. Yalan haber, iftira ve çarpıtmalara başvurulmadan, bilgi olduğu şekliyle sunulur.
            Beyaz propagandayı gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda ve gelişen bilgi işlem teknolojileri sonrasında hayatımıza dâhil olan internette görmek oldukça olasıdır. “Beyaz propagandanın malzemesi haberdir. Hasım tarafın hatalarını, suiistimallerini malzeme olarak kullanırlar. Bu malzemenin ne zaman, ne şekilde, nasıl ve hangi ölçüde kullanılacağı iyi planlanmalıdır.”[1]
            Beyaz propaganda uygulamalarında, genellikle meşru bir hakkın savunması açık bir kaynaktan yapılmaktadır. Bunun için demokratik bir ortamın varlığı gereklidir. Genellikle “gelişmiş demokratik ülkelerde bu tür propaganda yöntemine sıkça başvurulur.”[2]
           
            3.4.2. Kara Propaganda:
            Propaganda türleri arasında en kapalı olanıdır. Beyaz propagandanın aksine, kaynak belli değildir ve kaynak da kendini gizlemeyi amaç edinmektedir. Bu propaganda türünde yalan haber, iftira, çarpıtma, hile, entrika ve benzeri ahlak dışı uygulamalara başvurulmaktadır.
            Beyaz propagandanın aksine, kara propagandanın malzemesi yalan haber, iftira, çarpıtma, entika ve benzeri yollar olduğundan dolayı, kara propaganda ile var olmayan bir olay ya da olgu var imiş gibi yansıtılmaya çalışılmaktadır
            “Kara propagandanın ana amacı, yerleşmiş bir inancı yıkmaktır. Halkı kendi içinden çardığı liderlerden soğutmak, ordu ve devlete karşı var olan güveni sarsmak, sosyal ve ekonomik dayanışmayı yıkmak ister. İnsanları şüpheli, kaygılı, mutsuz ve zihni karışıklık içerisinde tutmak arzusundadır.”[3]
            3.4.3. Gri Propaganda:
            Adından da anlaşılacağı gibi, ne tam beyaz ne de tam siyah propaganda özelliklerini taşımaktadır: gri propaganda, ikisinin arasında bir yerdedir. Bu propaganda türünde kaynak tam olarak belli değildir, ortaya atılan iddiaların doğruluğu da güvenilir olmamakla birlikte tam olarak yalanlamak da mümkün olmamaktadır.
            Gri propagandanın amacı “rivayetler” yayarak geniş halk kitlelerinin beyinlerinde şüphe tohumları oluşturmaktır. Böylece zihinler bulandırılmakta ve amaca ulaşılmış olunmaktadır. “Bu tarzda genellikle doğru bir olaya genellikle on tane yalan sokulup muhatabı küçük ve gülünç duruma düşürmek amaçlanır. Senaryo iyi yazılmışsa eğer ‘rivayetler’ dilden dile dolaşır.”[4]
            3.4.4. Silahlı Propaganda:[5]
            Silahlı propagandanın kaynağı terör örgütleridir. Bu örgütler, varlıklarına ve söylemlerine dikkat çekmek amacıyla kanlı eylemler yapabilmektedirler. Türkiye, ne yazık ki uzun zamandır bu tür eylemlerin yaşandığı bir ülkedir. Yakın tarihimizde bu tür eylemlerde şehit olan binlerce vatandaşımız mevcuttur.
            Terör örgütlerinin yaptıkları bu kanlı eylemler medyada kendine geniş yer bulmakta ve medya söz konusu terör örgütlerinin bu güç gösterisinin aracısı durumuna gelmektedir. Teröristlerin amacı da, sıra dışı ve çarpıcı eylemlerle medyanın ve dolayısıyla halkın ilgisini kendi üzerlerinde toplamaktır.
            “Silahlı propaganda ile halkı ve devlet otoritesini bıktırmak amaçlanır. Bu genellikle mutsuz, eğitimsiz, hak arama yöntemi olarak şiddeti kültürel bir inanç sistemi olarak benimsemiş alt kültür gruplarının tarzıdır. Bitip tükenmediklerini göstermek için uçak, gemi kaçırma, bomba koyma, metrolara gaz verme, otobüs tarama, köy basma, istişhad eylemleri yapma gibi kültürel boyutu olan eylemler planlarlar.”[6]

[1] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 37
[2] Rakım Ziyaoğlu, Propaganda ve Sanatı, Halk Basımevi, İstanbul, 1963, Sayfa 41
[3] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 42
[4] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 38
[5] Literatürde propaganda türleri olarak genellikle beyaz propaganda, siyah propaganda ve gri propaganda sıralanmaktaysa da Türkiye’de sıklıkla kullanıldığını düşündüğüm “silahlı propaganda”yı da çalışmama dâhil etmeyi doğru buldum.
[6] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 45

Türkiye’de ve Dünyada Eğitim Sorunu

Eğitim; siyasal, kültürel ve ekonomik boyutları olan, insanın doğumundan ölümüne kadar uzanan süreçte kendine kattığı değerler bütünü olarak tanımlanabilir. Bu noktada eğitimin önemi insana kattığı değerler ile doğru orantılıdır.
21. yüzyılda eğitimin önemi çok daha artmıştır. Bilimsel ve teknolojik gelişim sonrasında yaşadığımız bilgi çağında devtlerin siyasal, ekonomik ve askeri güçleri doğrudan nitelikli insan sayılarıyla orantılıdır. 21. yüzyılda güç, önemli ölçüde bilgi ile bilgili insan ile elde edilmekte ve kullanılmaktadır. İnsan ve devlet, bilgisi ve eğitimine paralel olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.
Peki günümüz eğitim sistemi insana ne gibi değerler katmaktadır? Maliyet fayda değerlendirmesi yapılacak olursa, yeteri kadar fayda sağlandığını söylememiz mümkün olabilir mi?
Bügün dünyanın dört bir tarafında devlet eliyle yürütülen katılımın zorunlu olduğu eğitim/öğretim programları mevcuttur. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde en az on yıl olmak üzere eyaletten eyalete değişen zorunlu eğitim programları söz konusudur. Eğitime milyonlarca dolar yatırım yapılmaktadır. Buna karşın maliyetle kıyaslandığında elden edilen fayda hiç ama hiç yeterli görülmemektedir.
Geldiğimiz noktada, Amerikan toplumunun hemen her kesiminden mecvut eğitim sistemine yönelik ciddi eleştiriler yapılmaktadır. Eğitim sonunda elde edilen “eğitilmiş birey”lerin niteliği, eleştirilerin haksız olmadığını göstermektedir: Amerikan Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırma, ülkedeki dört yıllık üniversite öğrencilerinin çok büyük bir çoğunluğunun bir gazete makalesinde anlatılmak istenen tezi çözümlemek ya da kalp atışı ile spor yapmak arasında bir ilişkiyi kurabilmek yeterliliğinden yoksun olduklarını gösteriyor. Yine aynı araştırmanın çarpıcı bir sonucu ise dört yıllık üniversite eğitimi sonrası mezun olanların %80’inin “temel nicel okuryazarlık” yeteneğinden yoksun oldukları gerçeği.
Eğitim, öncesinde de belirttiğim üzere siyasal, kültürel ve ekonomik boyut ve sonuçları olan bir süreç. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki eğitim sürecinin sonuçları ülke içerisinde hemen herkesi ürkütüyor ve büyük sıkıntılar yaşanmasına sebep oluyor. Ulusal İmalatçılar Birliği, “Yetenek Boşluğu Raporu” başlığıyla yayınladığı raporda çarpıcı gerçekleri göz önüne seriyor: Rapora göre Amerikalı imalatçıların yaklaşık %90’ı bilim adamları ve mühendisler de dahil, vasıflı, becerikli eleman bulmakta sıkıntı çekiyor. Elbette bu da küreselleşen ve rekabetin herşey demek olduğu dünya ekonomisinde Amerika Birleşik Devletleri’ni oldukça zorluyor.
Dünyanın mevcut tek süpergücü olarak niteleyebileceğimiz Amerika Birleşik Devletleri’nde bile böylesine bir cehalet tsuninamisi yaşanırken, dünyanın diğer bölgelerinde eğitimin nasıl bir niteliğe sahip olabileceğini artık siz düşünün. Ben ilerleyen satırlarda sadece Tükiye üzerinde duracağım.
Türkiye’de eğitimin içerisinde bulunduğu durum yine çok parlak görünmemektedir. Türkiye de zorunlu eğitim programı olan ülkelerden birisidir. Türkiye’de sekiz yıllık zorunlu eğitim uygulanmakta ve insanlar 7 ila 15 yaşları arasında zorunlu eğitime tabi tutulmaktadırlar. Buna karşın elde edilen faydanın yeterli olduğunu söylemek güçtür. Hayatları sınavlara hazırlanarak geçen öğrenciler, bu süreçte değer, yaratıcılık ve yeteneklerini geliştirme imkanı bulamamaktadır. Hatta bu süreçte öğrencilerin değer, yaratıcılık ve yetenek kaybına uğradıkları çok rahatlıkla söylenebilir. Çünkü öğrenciler tek tip kalıplara sıkıştırılmak istenmekte, ezberci bir eğitim sonrasında hayatlarını beş şıktan ibaret görmektedirler. Oysa hayat onlara öğretildiği gibi bir soru ve olası beş cevaptan ibaret değildir!
Peki, Türkiye’de ve dünyada yapılması gereken nedir? Herşeyden önce mevcut eğitim politikalarının temellerini atan insanların kendilerine şunu sormaları gerekir: “Mezun ettiğimiz öğrenciler bu kadar başarısız iken, yeni nesillerin eğitim politikasını yapmak ne kadar haddimiz olabilir?” Cevabı, biz verelim: hiç de hadleri değil! Eğitim genel anlamda bir şirket olsa idi, bu kadar başarısız bir üretim sonrasında mevcut eğitim politikasının mimarları çoktan kapı dışarı edilmiş, kavulmuş olurlardı!
Yarınlar için yeni bir eğitim anlayışı şart! Çünkü dünya büyük bir değişim yaşamakta ve mvcut eğitim sistemi bu değişime ayak uyduramamaktadır. Mevcut eğitim sistemindeki gibi bireysel özellikleri yok sayarak, insanların beyinlerini siyasal ve kültürel olarak yıkayarak, bilimsellikten uzaklaşarak bir yere varamayacağımızı artık herkesin anlaması gerekiyor. Bireye değer veren, bireysel yetenek ve yeterlilikleri belirleyip geliştirmeyi amaçlayan, özgür düşüncenin ve bilimin egemen olduğu, demokratik ve insanların kendi derslerini/kariyerlerini kendilerinin belirleyebileceği bir eğitim sistemini yaratmak zorundayız. Aksi halde küreselleşen ve rekabetin hemen herşey demek olduğu 21. yüzyılda kaybetmeye mahkum olacağız.
21. yüzyılda kazanacak olanlar, eğitime önem verip, doğru eğitim politikaları geliştirmeyi başarmış olan devletler olacaktır. Gerisi kaybetmeye mahkumdur.

Üniversite Eğitimi ve Kariyer

İki üç ay öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ege Üniversitesi‘nin akademik yıl açılışına katılmış ve “Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir kaide yok” sözleriyle gündeme oturmuştu. Bu sözler uzunca bir süre tartışıldı, hatta bu sözler üzerine birçok tartışma programı düzenlendi. Çevremdeki hemen herkes, özellikle de üniversitedeki arkadaşlarım bu sözün yanlış olduğunu savunsalar da ben Recep Tayyip Erdoğan‘a hak vermiştim.

Türkiye gibi bir ülkede her üniversite mezununun iş sahibi olmasını beklemek, herşeyden önce kendimizi aldatmak olur. Yaşanan küresel ekonomik krizi bir kenara bıraksak dahi; Türkiye’deki üniversitelerde verilen eğitimin niteliği böylesine düşük ve akademik kadrolar böylesine yetersizken üniversite mezunlarına iş verecek bir işveren bulmak hiç de kolay değil. İşveren, haklı olarak, verdiği maaşın karşılığını bekliyor ama ortalama bir üniversite mezunu bu karşılığı verecek nitelikten yoksun.

İçinde bulunduğumuz bu durum, Türkiye’de yaşanan ekonomik ve sosyal krizlerin etkilerini daha da ağırlaştırıyor. Üniversite mezunu öğrenciler istedikleri işleri bulamadıkları gibi işveren de işlerini yaptıracak, nitelikli üniversite mezunlarını bulamıyor. Bunun sonucu da işsiz kalan on binlerce mutsuz genç ve yeterince kâr edemeyen verimsiz şirketler oluyor.

Manzara böylesine iç karartıcıyken, biz üniversite öğrencilerine de kendi kendimizi eğitmek düşüyor. Üniversite bize gereken nitelikleri veremiyorsa, bu nitelikleri bizim kendimizin edinmesinden başka bir yol yok. Üniversite öğrencileri, en azından bir yabancı dili en iyi şekilde öğrenmek ve yapacakları mesleğin gerektirdiği nitelikleri kendi çabalarıyla edinmek durumundalar.

Peki, bu manzara hiç değişmeyecek mi? Bence bir an önce değişmeli, değiştirilmeli! Her üniversite mezununun iş bulması gibi bir kaide olmadığını söyleyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bunun altında yatan sebepleri de düşünmeli ve nitelikli bir üniversite eğitimi için gereken reformların yapılmasına, bir an önce, önayak olmalı!

Dünya Kocaman Bir Hikaye, Bizler ise Birer Kurban…

Ece Temelkuran yazmış, Ağrı’nın Derinliği‘nde: “Dünya kocaman bir hikayedir. O hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran.”

Hepimiz bu hikayede bir rol kapma telaşındayız ve hatta birileri bizlere roller verme telaşında…

Kimimiz Türk oluyoruz hikaye içerisinde, kimimiz Ermeni ya da Kürt…

Sonradan hikayeye göre yaşıyoruz hayatlarımızı…

Bir zamanlar insanların yazdığı o hikaye, bugün insanların hayatlarını yazıyor… Eğer hikaye içerisindeki Ermeni isek hayatı ve Türkleri 1915 çerçevesinden görüyoruz, yok eğer hikaye içerisindeki Türk isek hayata ve Rumlara “Düşman Rum” çerçevesinden bakabiliyoruz yalnızca.

Bu hikayenin bir parçası olmak ve bu hikayeyi değiştirmeye kalkmak ise çok büyük acılar yaşatabiliyor insana. Ece Temelkuran‘a bırakıyorum sözü:

Çünkü dedim ya, dünya büyük bir hikaye. Size anlatılmış bir hikaye. Bir dua gibi ezberliyoruz onu hepimiz. Tıpkı anlamadan okuduğumuz dualar gibi, ayıklamadan… Çünkü… Bilirsiniz duaları değiştirenlere ne yaparlar. Bütün dualardan mahrum bırakılır ölüleri… Belki ölülerin canını acıtmaz bu, ama geride kalanlar anlar öte tarafa tek başına gideceklerini. Dünya böyle korkutur insanı; duaları, hikayeleri diğiştirirse yalnız öleceğini belleterek.

Bugün hepimiz öyle ya da böyle bir hikayenin parçalarıyız. Bu hikayelere ailelerimiz, toplumumuz ve en sistemli şekilde devletimiz tarafından dahil edildik…

Sırf bu hikayedeki bir karakteriz diye dünyada yüzlerini bile bilmediğimiz milyonlarca düşmanımız olduğuna inandık.

Evet, onlar da inandılar.. Onlar da sayıyorlar bizi “en büyük düşman”.. Ama düşünce bir, aklı selim, insan anlıyor tüm bu hikayelerin dostuk ve kardeşlik yanında önemsiz olduğunu.. İnsan sarılmak istiyor, bunca yıldır “en büyük düşman” bildiği ama onunla aynı topraklara aynı kültüre ait olduğunu bilmediği insanlara; bir Ermeni’ye ya da bir Rum’a..

Barışa Tecavüz Etmek: Pippa Bacca!

Yurdum gündemi maalesef bir utançla daha sarsılıyor: İtalyan sanatçı Pippa Bacca, İtalya‘dan 4 Mart’ta çıkıp otostopla Filistin‘e gitmeyi planlıyor, üzerindeki beyaz gelinliğiyle bir barış mesajını dünyaya duyurmaya çalışıyordu.

Ne yazık ki herşey planladığı gibi gitmedi ve Türkiye‘de tezavüze uğrayarak öldürüldü.

Bu iğrenç durumu Türkiye hiç ama hiç hak etmiyor, etmemeli! Artık böylesine olaylar yurdum topraklarında yaşanmamalı, yolda yardım dileyen her kadına bir hayat kadınıymış muamelesi yapılmamalı!

Bu iğrençliğe sebep olan şahsiyet tüm halkımı ne yazık ki dünya kamu oyu önünde küçük düşürdü. Türk halkı bu utancı ve vizyonu hak etmiyor. Bugün görüyoruz ki, Türk halkı bir delinin kuyuya attığı taşı çıkartma derdinde. İtalyan halkından özürler dileniyor, af dilekleri seslendiriliyor. Tüm bunlar gerekli şeyler, yalnız ölçüyü de iyi belirlemek gerekmekte.

Birileri fırsattan istifade yurdum insanına saldırıyor, herkesi potansiyel tecavüzcü ve katil yerine koyuyor. Bu kadarı da fazla oluyor, unutmamalı ki daha dört beş ay öncesinde Avrupa‘nın göbeğinde yurttaşlarımızın kaldığı bir apartman kundaklanarak onca yurttaşımız öldürüldü.

Nedense Avrupa bu noktada pek de özür dileme gereği duymadı?!

Özür dilenmeli ama bunu eziklik psikolojisiyle değil, insanlık gereği yapmalıyız. Ve hatta bir genç kızımız üzerine Pippa’dan kalan gelinliği giymeli ve onun yarım kalan yolunu tamamlamalı!

Pippa artık hepimizin “gelini” ve bu toprakların insanı. Onu ve özellikle haklı davasını tanıdık, sevdik; barış için onun kadar cesur adımlar atamasak de elimizden geldiğince satırlar yazmaya çalışıyoruz..

Elif Şafak’tan “Baba ve Piç”

Her adımda daha da ağırlaşan çantam sırtımda, okulun tüm yorgunluğu bedenime sinmiş, yürüyordum caddede. Akşamüzeri kaldırıma kurulan korsan CD ve kitap tezgahlarına da göz gezdirerek her zaman kitap aldığım kitap sergisine yöneldim. Yeni ne diyerek göz gezdirirken bir anne oğul geldiler, anladığım kadarıyla çocuğa öğretmeni Atatürk hakkında bir kitap okuma ve özet çıkartma ödevi vermiş. Zamanın reklam bombalarından nasiplenmiş olsa gerek çocuğun annesi “Şu Çılgın Türkler“i kaptı yerden. Uzunca bir süre evirdi çevirdi, sayfalarını kontrol etti, sonunda 5 YTL çıkarttı verdi. O sırada çocuk, hafif bir muziplikle “Baba ve Piç” diye bağırdı. Kadın bir an için anlam veremese de nar kırmızısı “Baba ve Piç“i görünce anladı: “Sus oğlum, ayıp!

Elif Şafak‘la tanışmam bu vesileyle oldu. O gün satın alıp, çantama koyduğum kitaplar arasında “Baba ve Piç” de vardı. Daha sonradan kitap mahkemelik olacak, protestolar yaşanacaktı. Kitabı bir çırpıda okuyup bitirdim, kendimden birşeyler bulabildim. Hayatta okunması gereken yüz kitap listesinde belki yer alamayacak olsa da şu hayatta okurken kaybedeceğiniz zamandan fazlasını kazanacağınız bir kitap “Baba ve Piç“.

Elif Şafak, “Bir tarafta mağrur laikçi modernistler konumlanmış. Burunlarından kıl aldırmazlar, tek bir eleştiri yapamazsın. Orduyla devletin yarsı onların arkasında. Öte tarafta muhafazakar gelenekçiler, Osmanlı mazisine hayran, onlar da atalarına laf ettirmez, eleştiri kaldırmaz. Halkla devletin geri kalanı onların arkasında. Ee, bize ne kalıyor?” diye yazarken Türkiyenin sosyolojik yapısını oldukça ortaya koyuyor.

Okuyan, yazan her insanın düştüğü toplumdan uzak olma, kendi olma durumunu “Toplum ile benlik arsında derin bir uçurum, onun üzerinde de sarsak bir asma köprü varsa, umutsuzca ikisini bağlamaya çabalamak yerine, pekâlâ asma köprüyü yakıp Topluma uzaktan veda etmek suretiyle, ebediyen Benliğin tarafında kalabilirsin.” satırlarıyla oldukça iyi açıklıyor…

Türkiye’de sık sık yaşadığımız askeri müdahaleleri ve halkın bu müdahaleler karşısındaki tepkisizliğini “Ordunun yönetime el koymasından daha kötü ne olabilir? Ordunun yönetime el koyduğunu kimsenin iplememesi.” satırlarında oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Kitap içerisinde Türkler ve Ermeniler hakkında farklı bakış açılarını bulabilir, az da olsa bilgi sahibi olabilirsiniz. Mesela ben Ermenilerin burunlarının pek ‘normal ölçülerde’ olmadığını “Baba ve Piç“i okuyarak öğrendim. Platonun her türlü fiziksel teması iğrenç ve rezil bulduğunu ve Elif Şafak‘ın bu noktadaki bakış açısını tebessümle okudum: “Platon her türlü fiziksel teması rezil ve iğrenç kabul eder çünkü Eros’un gerçek gayesinin güzellik olduğunu düşünür. Cinsellikte güzellik yok mu hiç? Platon’a göre hayır. O daha “yüce amaçlar” peşindedir. Bana sorarsan nice düşünür gibi Platon’un da derdi, adamakıllı düzüşmemiş olmasıdır.

Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün ama ben bu kadarının kitabı tanıyabilmeniz için yeterli olacağını düşünüyorum. Kitap hakkında gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da kitabı Aslı Biçen‘in dilimize kazandırmış olması: Kitabın orjinali hatırladığım kadarıyla İngilizce idi.

Ayrıca kitap içerisinde Johnny Cash‘ten pek çok alıntıyı da bulmanız mümkün, sevenlerine duyrulur.