Ihlara Vadisi ve Gizemli Kiliseler

Elif ile birlikte yaptığımız spontane Kapadokya gezisinin ilk durağı Ihlara Vadisi oldu. Aksaray’ın Güzelyurt ilçesinde yer alan vadide doğal güzelliklerin yanı sıra yüzlerce yıl önce kayalara oyulmuş kiliseleri de gördük.

İnternette çoğu kişi turistlerin Ihlara Vadisi’ne olan yoğun ilgisinden ve girişte sıra beklemek zorunda kaldıklarından yakınıyordu. Oysa otoparkta bizim arabamız dışında sadece 2 otomobil ve 1 otobüs gördük. Sanırım şanslıydık. MüzeKart’larımız ile Ihlara Vadisi’ne ücretsiz olarak giriş yaptık.

20150904_113221

Araştırmalara göre Ihlara Vadisi, Hasandağı’ndan püskürtülen lavların Melendiz Çayı tarafından aşındırılması sonucunda oluşmuş. Büyük boyutları ve yüksek duvarlarıyla bir kanyonu da andırıyor.

Uzmanlara göre vadinin bu şeklini alması milyonlarca yıl sürüyor ve sonunda 14 kilometre uzunluğunda ve yüksekliği yer yer 110 metreye ulaşan bu kanyon görünümlü vadi oluşuyor. Vadiyi daha da değerli kılansa yüzlerce yıl önce yapılan kaya oyması kiliseler. Vadi boyunca kayalara oyulmuş barınaklar, mezarlar ve kiliseler yer alıyor. Bu kilislerden arta kalanlar rotanızı belirlemenize yardımcı oluyor.

Merdivenler, merdivenler…

Vadiye inmek ve çıkmak çok kolay değil. Melendiz Çayı’nın seviyesine inene kadar yaklaşık 10 dakika merdiven iniyorsunuz. Elbette çıkmak çok daha zor ve uzun sürebiliyor.

Ihlara Vadisi'ni Samsung Galaxy Note 3'ü panaromik fotoğraf seçeneğiyle çekmeye çalıştım. Merdvenler de fotoğrafa yansıdı. Büyük halini görmek için fotoğrafa tıklayın. [Fotoğraf: Okan Yüksel]

Basamaklar ardı ardına uzansa da dinlenecek, durup vadiyi kuş bakışı izleyecek dinlenme yerleri de var. Bu nedenle inerken de çıkarken de fazla nefes nefese kalmıyorsunuz.

Melendiz çayı

Vadiye indiğinizde ilk olarak sizi Melendiz Çayı karşılıyor. Vadi boyunca uzanan çayın soğuk suları sıcak havayı az da olsa serinletiyor. Çok bunalırsanız ayaklarınızı suya sokmak da mümkün.

20150904_104919 (2)

Ayrıca Melendiz çayı vadiyi çok daha güzel kılıyor. Çevresindeki ağaçlarla görülmesi gereken bir kompozisyon oluşturuyor. Çayı yürüyerek geçebileceğiniz gibi inşa edilmiş tahta köprülerle de aşabiliyorsunuz.

20150904_111829 (2)

Kayalara oyulmuş kiliseler

Ihalara Vadisi sadece doğal güzellikleri nedeniyle değil tarihi öneminden dolayı da önemli. Belirttiğim gibi vadi boyunca kayalara oyulmuş barınaklar, mezarlar ve kiliseler yer alıyor.

20150904_103957

Özellikle kiliseler görülmeye değer yapılar. Çok sayıda kilise var, öyle ki 50 metrede bir başka kilise karşınıza çıkıyor. Oradakiler bunu “her aile kendi kilisesini inşa etmiş” diye açıkladılar.

20150904_103923

Kayalara oyularak oluşturulan kiliselerin duvarlarını resimler süslüyor. Aradan bunca yıl geçmesine karşın resimlerin hala bu kadar güzel ve renkli olmaları insanı şaşırtıyor.

Ihlara Vadisi’ne gidilmeli mi?

Ihlara Vadisi, eğer civarına (örneğin Kapadokya veya Aksaray’a) yolunuz düşerse görülmesi gereken bir yer. İnsanların yüzyıllar önce nasıl bir yaşam sürdüklerine dair önemli ipuçları sunuyor. Ayrıca dinin bizden önceki toplumların hayatındaki yerini de görme şansı buluyorsunuz.

Daha Yaşanılabilir Bir Dünya İçin: Sürdürülebilir Kalkınma

Uzun zamandır çevre ile ilgili yazılar kaleme alıyorum. Çevre sorunları üzerinde durduğum hemen her yazıda “sürdürülebilir kalkınma” üzerinde duruyor ve “sürdürülebilir kalkınma”nın önemini vurguluyorum.
İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği, “sürdürülebilir kalkınma”yı şu şekilde tanımlamakta: “Sürdürülebilir Kalkınma, insan yaşamının gereksinimleri ve doğal kaynakların sürdürülebilirliği arasında bir denge kurularak, ekonomik, çevresel ve toplumsal boyutlarıyla bugünden geleceğe uyumlu bir programlama yapılmasını amaçlayan bütünsel bir yaklaşımdır. 
Dr. Esra Nemli, Çevreye Duyarlı İşletmecilik ve Türk Sanayiinde Çevre Yönetim Sistemi Uygulamları adlı çalışmasında, sürdürülebilir kalınmayı şu şekilde tanımlıyor: “Sürdürülebilir kalınma, gelecek nesillerin varlığının, ‘doğal sermaye’nin korunmasına bağlı olduğuna vurgu yapan bir kavramdır.” 
 
Yine aynı çalışmada yer alan bir diğer sürdürülebilir kalkınma tanımı da şu şekildedir: “Sürdürülebilir kalkınma, bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılanmasıdır.” 

 

Peki, sürdürülebilir kalkınma nasıl mümkün olacaktır?
Sürdürülebilirlik, doğal kaynakların kullanımını ne gibi şartlara bağlamaktadır?
Sürdürülebilir bir kalkınma için doğal kaynaklar, yenilenebilir ve yenilenemez doğal kaynaklar olarak sınıflandırılmakta ve kullanımları şu şartlara bağlanmaktadır:

Yenilenebilir doğal kaynakların kullanımı sırasında, sınır; kaynakların kendilerini yenileyebilme sınırlarıdır. Örneğin bir deniz içerisindeki balıkların yıllık avlanma sınırı, bir yılda o balıkların üretebileceği balık sayısı kadardır. Daha fazla avlanma ile iş bu denizdeki balık varlığı olumsuz etkileyecek ve belki de balıkların soyu tükenecektir. 

Yenilenemez doğal kaynakların kullanım sınırı ise, yenilenemez doğal kaynakları ikame edecek yenilenebilir doğal kaynakların yenilenme oranlarından fazla olamaz. 
Sürdürülebilir kalkınma açısından doğaya bırakılan atıklar da önemlidir. Bu süreçte de yenilenebilirlik çerçevesinde hareket edilmekte ve doğaya bırakılan atıkların seviyesi, doğanın o atıkları ortadan kaldırma seviyesinden fazla olmamalıdır. Aksi halde dünyamız her geçen gün biraz daha kirlenecek ve belki yıllar sona bir çöplüğe dönecektir!

Türkiye’de Çevre Bilincinin Oluşması

Çevre sorunlarına karşı uluslararası ilgi ve çalışmalar 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri‘nde başlamıştır. İş bu dönemde, ilgili ülkelerde birçok oluşum milyonlarla insanı bünyesinde toplamış ve çevre sorunlarına dikkat çekmeyi başarmıştır.
Uluslararası kamuoyunda oluşan çevre koruma bilincinin Türkiye’ye yansımalarını 1980 sonrasında gözlemleyebilmekteyiz. Bu süreçte çevre ile ilgili yasal düzenlemeler yapılmış, bir takım resmi kurumlar ve sivil toplum kuruluşları kurulmuştur. İş bu kurum ve kuruluşlar Türkiye’de çevre konusunda faaliyetlerde bulunmaya başlamış ve dünden bugüne birçok başarılı işe imza atmışlardır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları arasında ilk olarak 1982 Anayasası “çevre” ile ilgilenmiş ve 1983 yılında Türkiye’nin ilk “Çevre Kanunu” kabul edilmiştir. Çevre Kanunu, kirleten öder prensibini benimsemiş ve çevre ile ilgili bir takım tanımlamalar yapmıştır. 
Çevre ile ilgili faaliyetlerde bulunmak üzere kurulan Çevre Müsteşarlığı 1978 yılında çalışmalarına başlamıştır. Çevre Müsteşarlarığı ilerleyen zamanla Çevre Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülmüş ve ilerleyen zamanda, Çevre Bakanlığı’na bağlanarak tekrar müsteşarlık seviyesine düşürülmüştür.
Çevre konusunda gelece vizyonu oluşturulmasında Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yayınlanmakta olan 5 Yıllık Kalkınma Planları önemli görev üstlenmişlerdir. İlk iki 5 Yıllık Kalkınma Planı‘nda çevre üzerinde detaylı bir şekilde durulmamış olsa da üçüncü 5 Yıllık Kalkınma Planı’nda “Ulusal Çevre Politikası” belirlenmiş ve çevrenin önemi vurgulanmıştır.

Çevre Bilinci ve Stockholm Konferansı

Dünyanın karşı karşıya kaldığı çevre sorunları ne yazık ki ülkeler arasındaki sınırları tanımamakta ve küresel boyutlara ulaşmaktadır.
Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi, nükleer atıklar, aşırı nüfus artışı, biyolojik çeşitliliğin azalması ve özellikle toprak, su  ve hava kirliliği içinden çıkılmaz küresel sorunlara sebep olmaktadır.
Küresel çevre sorunlarının farkına varılıp, çözüm arayışlarının başlaması 18. yüzyılın sonlarında başlamış olsa da bu çerçevede ilk ciddi uluslararası konferans 5 Haziran 1972 tarihinde Stockholm‘de başlayan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı olmuştur. Türkiye dahil 113 devletin katıldığı konferans, aynı zamanda çevre sorunlarının politik bir olgu haline gelmesinin de önünü açmıştır.
Konferans boyunca çevre kirliliği üzerinde durulmuş ve çevrenin korunması gerekliliği sürekli olarak vurgulanmıştır. Konferansta savunulan görüş, ekonomik kalkınmanın çevre ile uyumlu bir şekilde gerçekleştirilmesidir. Böylelikle tüm canlıların yaşam kaliteleri artacak ve çevre kirliliği nispeten azaltılacaktır.
Konferansın başlangıç tarihi olan 5 Haziran, günümüzde dünya çevre günü olarak kutlanmaktadır.

Küresel Çevre Bilincinin Oluşması

Çevre sorunlarına karşı ilgi ve çalışmalar 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri‘nde başlamıştır. İş bu dönemde, ilgili ülkelerde birçok oluşum milyonlarla insanı bünyesinde toplamış ve çevre sorunlarına dikkat çekmeyi başarmıştır.
Şüphesiz çevre sorunları yerel, bölgesel değil küresel boyutta yaşanmaktadır. Bu nedenle küresel çevre bilincinin oluşması uluslararası oluşum ve çalışmalarla mümkün olabilmiş, olabilecektir. Dünden bugüne küresel çevre bilincinin oluşmasında etkili olan uluslararası gelişmeler şu şekilde sıralanabilmektedir:

 

Çevre Kirliliği ve Küresel Çevre Kirliliğinin Ekonomik ve Siyasal Yansımaları

Hızlı nüfus artışı ve Sanayi Devrimi sonrasında oluşan hızlı üretim ve tüketim olanakları; dünyamızı içinden çıkılmaz çevre sorunlarıyla yüz yüze bırakmıştır. Dünyamız, çevremiz her geçen gün biraz daha kirlenmektedir.
Artan nüfus, küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi, nükleer atıklar, doğal kaynakların aşırı tüketimi ve özellikle su, hava ve toprağın kirletilmesi küresel çevre sorunlarına sebep olmuş ve halen de olmaktadır. Şüphesiz, bu sürecin ekonomik ve siyasal yansımaları olmakta ve olacaktır.
21. yüzyılda insanoğlu, tek hammadde ve atık depolama kaynağı olan doğayı düşüncesizce tüketmeye devam etmektedir. Sürdürülebilir olmayan yöntemlerle, dünya her geçen daha fazla kirlenmekte ve adeta tükenmektedir! Peki, dünyanın tükenmesi ne gibi ekonomik ve siyasal sonuçlar doğuracaktır?
Şüphesiz, hammadde olmadan üretim yapmak mümkün değildir. Dünya bu şekilde tüketilmeye devam edilirse, tek hammadde kaynağımızı da yitirmiş olacağız. Böylelikle üretimden de bahsedemeyeceğiz çünkü belirttiğimiz gibi üretim ancak hammadde ile mümkün olabilmektedir. Üretimin olmadığı ya da nispeten azaldığı bir dünyada insanların yaşam kaliteleri düşecek hatta açlık ve benzeri sebeplerden toplu ölümler yaşanabilecektir.
Kaynakların azalmasının siyasal sonuçları ise tahmin edeceğiniz gibi uluslararası sürtüşmeler ve savaşlar olacaktır. Mevcut kaynakların paylaşımı için yaşanan dünya savaşları göz önüne alınırsa, yarınlarda neler yaşanabileceğini tahmin etmek zor olmayacaktır.

Dünden Bugüne Küresel Çevre Sorunları

Sanayi Devrimi‘nden bugüne, üretimin ve aynı zamanda tüketimin sürekli bir artış göstermesi dünyayı ciddi çevre sorunları ile karşı karşıya bırakmıştır.
Tek hammadde kaynağımız ve atık depomuz dünya; her geçen gün daha fazla sömürülmekte ve kirletilmektedir. Bu süreç tüm insanlık ve özellikle gelecek nesiller adına kaygı verici bir aşamaya ulaşmıştır.
Çevre sorunları tüm dünyayı etkilemektedir: ne yazık ki ülkeler arasındaki sınırlar çevre sorunlarının yayılmasına engel olamamaktadır. Okyanus ötesinde salınan zehirli gazlar okyanusları, kıtaları aşabilmekte ve tüm dünyaya yayılmaktadırlar. Bu noktada çevre sorunları küresel bir boyut kazanmakta ve dünya üzerinde yaşayan her insanı ilgilendirmektedir.
Dünyamızın karşı karşıya kaldığı küresel çevre sorunlarının belli başlıları şu şekilde sıralanabilir:

 

  • Küresel Isınma ve Sera Etkisi
  • Ozon Tabakasının İncelmesi ve Artan Ultraviyole Işınlar
  • Su, Toprak ve Hava Kirliliğinin Artması
  • Hızlı Nüfus Artışı
  • Tüm Dünyada ve Özellikle Yağmur Ormanlarında Biyolojik Çeşitliliğin Azalması
  • Doğal Kaynakların Aşırı İsrafı Sonrası, İş Bu Kaynakların Tüketilmesi