Savaş Muhabiri Hediye Levent’le Suriye’yi Konuştuk

Suriye’deki iç savaş iki yılı geride bıraktı… Bu süreçte binlerce insan hayatını kaybederken, iki ateş arasında kalan yüz binlerce Suriyeli de ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Oysa hemen herkes, krizin tıpkı Tunus, Libya ya da Mısır’daki gibi hızla aşılacağını sanıyordu. Hatta “Beşar Esad’ın devrilmesi an meselesi, en fazla bir iki haftası var” deniliyor, Suriye için gün sayılıyordu…

Bir iki hafta değil, aradan 2 yıldan fazla zaman geçti… Ancak ne Esad devrildi ne de Suriye’de akan kan durdu. Biz de Politik Akademi ekibi olarak, Suriye’deki süreci en yakından izleyen ismi bulduk ve sorduk: Suriye’de neler yaşanıyor, önümüzdeki günlerde neler yaşanacak?

Beş yıldır Suriye’nin başkenti Şam’da gazetecilik yapan Hediye Levent‘le Bursa’da biraraya geldik ve Suriye geçrkelerini ortaya koyan bir röportaj gerçekleştirdik. Hediye Levent, çarpıcı ve oldukça aydınlatıcı açıklamalarda bulundu…

“Türkiye’yi ABD ve İsrail’le İşbirliği Yapmakla Suçluyorlar”

Hükümetlerarası ilişkilerden önce Türkiye ve Suriye halklarıyla başlayalım istiyoruz. Suriye halkının Türkiye’ye bakış açısı nasıl? Son üç yılda Suriye sokaklarındaki Türkiye algısı nasıl değişti?

Suriye halkını üçe ayırarak bu soruyu cevaplandırabiliriz. Hükümete, devlete yakın kesimlerde bugüne kadar “Türk halkı ile Türk hükümetini ayrı tutuyoruz” üslubu kullanıldı. Türkiye’yle kapıları kapatmamak için yapılan bir politikaydı bu. Olur da hükümet değişir ya da politikaları farklılaşırsa ilişkileri güçlendiririz diye düşünüyorlardı.

Ayrıca, Türkiye’de yapılan ve hükümetin dış politikasının desteklenip desteklenmediğini sorgulayan anketler vardı. Bu anketlerden çıkan “Türk halkının hükümetin dış politikasını desteklemediği” sonucu Suriye basınında çok geniş yer buldu. Resmi söylem itibariyle “Bu politik bir süreçtir, aslında Türk halkı bunu desteklemiyor” diye bir algı oluşturulmaya çalışıldı.

Suriye’de hükümete ya da devlete yakın duranların “Türk halkı neden bu kadar tepkisiz” diye bir sitemleri de var. Öte yandan hükümete karşı da çok ciddi tepkileri var. Türkiye’yi İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte hareket etmekle suçluyorlar. Yeni Osmanlıcılık hayaliyle suçluyorlar.

Bunun yanı sıra Suriye’deki birçok silahlı ve bombalı eylemde Türkiye’nin resmi birimlerinin parmağı olduğu yönünde de iddiaları var. Örneğin Halep’te kimyasal silah kullanıldıktan sonra, ki hangi tarafın kullandığının bilinmemesine rağmen, olay yerindeki görüntü ve röportajlarda Türkiye hükümetine yönelik beddular, serzenişler yapıldığını gördük.

Toplumun daha mantıklı, makul düşünen, sürece duygusal değerlendirmeyen ikinci kısmı ise “Evet, Suriye’de birşeylerin değişmesi gerekiyordu ve Türkiye ile Suriye’nin arası çok iyiydi. Türkiye ilişkisini daha da sıkılaştırarak Suriye’deki değişimi gerçekleştirebilirdi” görüşündeler.

Türkiye’nin Suriye’nin değişimi noktasında yanlış bir yola girdiğini düşünüyor olmalılar?

Evet, Türkiye çok güçlüydü o zamanlar Suriye’de. Diplomatik yollardan bir takım kurumların anlayışları değiştirilebilirdi, hatta yönetim bile değişebilirdi zaman içinde. Yani doğrudan taraf olmak hem Suriye’ye zarar verdi, savaş uzadıkça uzadı; hem de Türkiye’nin Suriye ve Orta Doğu’daki kredisini düşürdü.

Üçüncü olarak muhalifler kısmında ise bir kesim Türkiye’yi destekliyor: topraklarını açtı bize, kamplarda bizi ağırlıyor diye bakıyor. Müteşekkirler. Ama muhaliflerin bir kısmı da Türkiye’yi verdiği sözleri tutmamakla suçluyor. Örneğin Türkiye’yi Suriye’ye asker sokmamakla, elini ağır tutmakla, yavaş hareket etmekle suçluyorlar.

“Türkiye Suriye’nin İç Dinamiklerini Fazla Dikkate Almadı”

Peki, Türkiye Suriye’de halkın önemli bir bölümünün beklediği gibi süreci demokratik olarak yürütmektense neden bu kadar sert bir taraf oldu? Türkiye’yi bu noktaya iten motivasyon sizce neydi?

Türkiye neden böyle bir işe girişti? Açıkçası görünen şu: Muhtemelen Suriye’nin iç dinamiklerini çok da fazla dikkate almadan hareket edilmiş olabilir. Genel dış manzaraya baktığımız zaman: Evet, çok kötü bir yönetim var, herşey çok kötü. Yani bu halkın ayaklanması için bütün şartlar hazır aslında. İşte böyle birşeyden yola çıkarak, uzun vadede artısı eksisi, ülkenin iç dinamikleri hesaba katılmadan hareket edilmiş olabilir.

Yine o dönemde Libya’da Muammer Kaddafi düştü, Tunus’ta Bin Ali düştü… Mısır’da çok kısa bir sürede ciddi gelişmeler yaşandı. Suriye’de de kısa sürede Beşar Esad gider mantığıyla hareket edilmiş olabilir ama göz ardı edilen Esad’ın ülkedeki Sunniler tarafından da destekleniyor olması. Bugün bu ortaya çıkmış durumda.

Öte yandan Suriye ordusu bölünür mü acaba, sorusu da önemliydi. Ordu bölünür mü, bölünmez mi hesabı biraz yanlış yapılmış olabilir. Çünkü Suriye’de devletin üzerinde kurulu olduğu iki kurum var: Birincisi Savunma Bakanlığı ve ordu, ikincisi Dışişleri Bakanlığı…

Türkiye’nin hesabını mezhep üzerinden yaptığına da dair iddialar var. Bu iddialara göre Türkiye, Suriye’nin nüfusunun %70’i Sünni, yönetim Alevilerden oluşuyor mantığı üzerinden hareket etmiş olabilir. Ancak Suriye’de bütün hantallığıyla, kangrenleşmiş unsurlarıyla da olsa bir devlet var. Yani iktidar olmakla muktedir olmak aynı şey değil, Esad Alevi ancak Suriye’de devlet Alevi, Sünni ve Hristiyanlardan müteşekkil. Belki burada bir ihtimal hesabı tam anlamıyla yapılmamış olabilir.

Muhaliflerin silahlı ve sivil kanatlarının çabalara rağmen organize olamaması da krize taraf olan ülkeleri sıkıntıya sokmaya devam ediyor.

“Beşar Esad’ı Silahlı Muhalefet Güçlendirdi”

Suriye’de yaşanan süreç Beşar Esad’ı, Baas rejimini güçlendirmiş olmadı mı? Bugüne kadar silahsız muhalefet yapan isimler, silahlı muhalefet başladıktan sonra Beşar Esad’a ya da devlete daha yakın durmaya başladılar. Yanılıyor muyum?

Evet, hatta silahlı muhalefet bile, ki İslamcı militanları ayırıyorum bunlardan, hükümetle bir orta yol bulabilir. Şu anda karşılıklı böyle bir çaba var.

Evet, yönetim güçlendi. Yani şu anlamda güçlendi: muhaliflere karşı güçlendi.

Ancak öbür taraftan da şu da bir gerçek: ordu Suriye’nin her yerini kontrol edemiyor. Yani böyle bir durumları var. Ordu çok yorgun, iki yıldır sahada aktif olarak savaşıyorlar ve ciddi bir ilerleme kaydedemiyorlar. Ki bu ordu dış savaşa yönelik eğitilmiş olmasına karşın içeride bir savaş var.

Ekonomi de çok kötü. Halk devlet bütünlüğü elden gider diye dişini sıkıyor ama içerde çok ciddi bir yolsuzluk var. Devlet birimlerindeki adamların göz yummasıyla, ortak olmasıyla çok ciddi bir rüşvet çarkı dönüyor.

Beşar Esad’ın muhalifler için ne ifade ettiğini biliyoruz? Peki, içeridekiler için Esad neyi sembolize ediyor?

Nasıl dış muhalefet için Beşar Esad, sembol isim, kırmızı çizgi ise içeride yönetimin yanında duran, devletin yanında duran insanlar için de Esad kırmızı çizgi. Eğer Esad giderse, suikasta uğrar ya da istifa ederse bu kitle “Biz kaybettik” diyecek. Bu nedenle bu aşamada, şu üç beş aylık süreçte Esad’ın gitme kararı kendisini aşan bir şey.

“Suriye’de Son Savaş’ın Hazırlıkları Yapılıyor”

Süreci en yakından takip eden isimlerden birisi olarak öngörünüz ne? Beşar Esad için bir hafta ömrü var dediler, aradan iki yıl geçti… Peki, Beşar Esad iktidarını ne kadar daha koruyabilir? Sizce Suriye’de yakın gelecekte neler yaşanacak?

Açıkçası Suriye’de son iki, iki buçuk aydır bir “son savaş” hazırlığı var. Yani taraflar artık son kozlarını paylaşmaya hazırlanıyorlar, çünkü iki taraf da yorulmuş durumda. Ayrıca sahada üçüncü bir grubun varlığı, El Kaide’nin varlığı her iki tarafı da çok rahatsız ediyor.

Muhalifler en azından masaya eşit şartlarda oturmak istiyor. Bunun için de son koz paylaşımı olacak. Son bir savaş olacak, muhtemelen çok şiddetli, çok kanlı da olacak, öyle görünüyor.

Bu “son savaş”ın ne zaman başlayacağını öngörüyorsunuz?

Belki birkaç hafta, belki birkaç ay ama çok uzun sürmeyecek gibi görünüyor. Her iki taraf da son kozlarını paylaşacak.

Tabii biz bunu Suriye için söylüyoruz. Tabii bunun bir Amerika Birleşik Devletleri safı var, Rusya safı var. İsrail var, Suudi Arabistan var…

Kaybeden Suriye Halkı, Peki Kazanan Kim?

Suriye’de halk kaybederken kazanan kim olacak? Örneğin Rusya mı ya da Amerika Birleşik Devletleri mi bu süreçten kazançlı çıkacak?

Bu aslında ayrıca bir röportaj konusu ama kısaca şunu söyleyelim. Suriye’de yaşanan süreç “Dünya tek kutuplu mu olsun, yoksa çift kutuplu mu olsun?” kavgasının bir uzantısı gibi. Ve Suriye de bu çatışmanın, bilek güreşinin yapıldığı sahne gibi görünüyor dışarıdan bakınca. Çünkü dünyada enerji sevkiyatının güvenliği meselesi var, hava savunma sistemlerinin yerleştirilmesi meselesi var.

Yani Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya ya da Çin arasında, daha doğrusu süper güçler arasında, beni tanı, seni tanımıyorum gibi bir çekişme de söz konusu.

Esad gider mi, kalır mı?

Esad giderse ne olur, kalırsa ne olur? Ya da muhalifler kazanırsa, muhalifler arasından kim kazanırsa ona göre bir şekil alacak Suriye?

Muhalifler arasında da bir çekişme söz konusu, Esad giderse Suriye muhaliflerin kendi aralarında çıkacak bir savaşa da sahne olacak gibi görünüyor?

Özgür Suriye Ordusu açıkça söylüyor zaten, gelecekte savaşımız İslamcılarla olacak diye. Ama onlar çok da İslamcılara karşı bir savaş kazanabilecek durumda değiller.

El Kaideciler kazanırsa Suriye diye bir yer kalmayacaktır muhtemelen. Süreç muhtemelen Lübnan’a sıçrayacak, İsrail’e sıçrayacak ve bir bölgesel savaşın başlaması çok da küçük bir ihtimal değil.

Suriye’ye yönelik bir dış müdahale öngörüyor musunuz?

Dış müdahale seçeneği uzak görünüyor ancak hatırlarsınız, Amerika Birleşik Devletleri Irak’a kimyasal silah bahanesiyle girmişti. Afganistan’a girerkenki bahanesi de El-Kaide idi. Suriye’deki tabloya bakınca kimyasal silah elde etmiş ya da elde edebilecek durumdaki İslamcılar var. Yani iki faktör de bir arada. Bu uluslararası bir müdahale için bir bahane olarak kullanılır mı?

“Medya, Temennilerini Öngörü Gibi Yayınladı”

Beş yıldır Suriye’de olan ve yaşanan süreci çok yakından takip etmiş bir gazeteci olarak Türkiye’deki medya kuruluşlarının Suriye’de yaşananları ne kadar objektif yansıttığını düşünüyorsunuz?

Aslında söyleyeceklerim Türk medyası için değil, dünya medyası için de geçerli: Suriye sınavı korkunç bir sınav oldu. Gerçekten de hem dünya medyası hem de Türk medyası çok kötü bir sınav verdi Suriye konusunda.

Aslında manipülasyon, dezenformasyon için her iki tarafın da medyayı kullanmak istemesi normal, bilinen ve şaşırılmayacak bir şey… Bu böylesine açıkken medyanın bilgiyi, haberleştirirken gereken süzgeçlerden geçirmemesi ya da şüpheyle yaklaşmaması çok sıkıntılı durumlar da ortaya çıkarttı. Fabrikasyon görüntüler, yalan haberler… Bunlar artık çığrından çıkmış durumda. Ayrıca dünya medyasında, Türk medyasında Arapça bilen insan olmadığı için birçok görüntüyü, açıklamayı görmedik.

Özellikle Türk medyasındaki sorun bence şuydu; temenniler öngörü gibi aktarıldı. Örneğin bir asker Türk tarafına geçtiği zaman, ordu yıkıldı ya da bölündü denildi. Hayır, Suriye’ye baktığınız zaman zaten böyle bir şey olmadığını görüyorsunuz.

Bu noktada garip bir durum da Türkiye’deki ajansların Suriye haberlerinde her gün birkaç generalin taraf değiştirdiğini iddia etmesi. Eğer bu haberler doğru olsa idi geride kalan 2 yılda Suriye ordusunda asker kalmazdı sanıyorum?

Tabii, bir de şuna bakmak lazım. Ordudan ayrılan askerler, tanklarıyla toplarıyla ya da emirlerindeki askerlerle taraf değiştirmedi. Bunların hepsi münferit olaylardı diyebiliriz. Ayrıca ordunun moralini bozacak, popülaritesi yüksek isimler arasından da taraf değiştiren olmadı.

Öte yandan örneğin Suriye Savunma Bakanı öldürüldüğü zaman Türkiye’de ve dünya basınında Suriye ordusu bitti, moraller yerle bir oldu görüşü ortaya atıldı. Ama böyle değildi. Bomba patladığında da, sonraki saatlerde de Şam civarında, Halep çevresinde operasyonlar devam etti. Hiç aralık bile verilmedi.

“Gerçek Tablo Canımızı Çok Fena Sıkabilir”

Türk medyasının temennilerini haber diye sunması ile oluşan sanal tablo gerçeklikle karşı karşıya kalınca ne olacak?

Her ne kadar hoşlanmasak da bazı şeylerden, temennileri öngörü gibi görme eğilimi bir süre sonra gerçek tabloyla karşılaştığımızda canımızı çok fazla sıkabilir.

Not: Bu röportaj ilk olarak, 1 Nisan 2013 tarihinde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2013/04/hediye-levent-ile-ozel-roportaj-suriyede-sona-gelindi/

Türk medyası Suriye krizinde sınıfta kaldı

22.06.2012, saat 14:45’te Türk Silahlı Kuvvetleri, web sitesinde bir bilgi notu yayınladı ve F-4 tipi bir savaş uçağıyla iletişimin koptuğunu duyurdu. Bilgi notunu 15 dakika içinde fark eden tüm televizyon kanalları haberi son dakika gelişmesi olarak verdi.

Bu aşamada elimizdeki tek bilgi, 10.30’da Malatya/Erhaç Meydanından kalkış yapan bir askeri uçakla saat 11.58’de Hatay ili güneybatısında deniz üzerinde radar ve telsiz temasının kesildiğiydi.

Türk Silahlı Kuvvetleri, derhal pilotları arama çalışmalarının başlandığını duyururken biz gazeteciler de olayın detaylarını araştırmaya başladık.

Olayın “Hatay ili güneybatısı”nda gerçekleşmiş olması işin boyutunu değiştiriyordu. Aklıma ilk gelen, uçağın Suriye ordusu ya da Akdeniz’deki Rus savaş gemileri tarafından vurulmuş olabileceğiydi ama kendi kendime “Yok artık…” dedim. Çünkü durum böyle ise bu haber Türkiye’nin değil dünyanın gündemini değiştirirdi…

Uçağın Suriye sınırına 8 mil mesafede düştüğü bildirilince bunun bir saldırı olabileceğine ikna olmaya başladım. Twitter’da “Doğruysa olayın boyutu değişir ve Türkiye-Suriye gerilimi tırmanır” dedim ve çok sayıda tepki aldım. Kimi gazeteciler bunun mümkün olamayacağını ve durumu abarttığımı öne sürerek beni eleştirdiler. Ancak zamanla benim öngörümün doğru olduğunu hep beraber gördük.

Türk medyası uçağın düşürülmüş olabileceği ihtimalini görmezden gelmeye devam ederken, İngilizce de yayın yapan Arap sitelerini izlemeye başladım. Farsça ve Arapça yayın yapan siteleri de çeviri programları aracılığıyla izliyordum. Kısa sürede, tahmin ettiğim gibi uçağın teknik bir arza nedeniyle değil vurularak düşürüldüğüne dair haberler akmaya başladı. Arap ve Rus siteleri Suriye hava sahasına giren iki “yabancı ” uçağın vurulduğunu, birisinin düştüğünü duyurdu. “Yabancı” uçağın Türk uçağı olduğunu anlamak için fazla zeki olmaya gerek yoktu!

Bu noktada NTV ve CNN Türk gibi haber kanallarınının uçakların vurulmuş olabileceğini en azından “iddia” olarak izleyicileriyle paylaşmasını beklerdim ancak böyle olmadı. Her iki kanal ve ait oldukları medya grupları haberi görmezden geldi. Diğer televizyonlar ise şarkı, türkü yayınlamaya devam ediyorlardı.

Türk halkı, kendi savaş uçaklarının başka bir ülkenin hava savunma sistemi tarafından vurulduğunu tüm dünyadan saatler sonra öğrenebildi. Reuters’ın bu haberi tüm dünyaya duyurmasına rağmen NTV ve CNN Türk haberi bir iddia olarak bile vermedi. Türk halkı gerçeği saatler sonra öğrenebilirken, Türk medyası Uludere’nin ardından bir kez daha sınıfta kaldı!..

Not: Bu yazı, ilk kez 24 Haziran 2012 tariginde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2012/06/turk-medyasi-suriye-krizinde-sinifta-kaldi/

Banu Avar ile Küresellesme ve Medya

Gazeteci yazar Banu Avar’la Türkiye’nin gündemini, küreselleşmeyi ve medyayı konuştuk. Türkiye’nin mevcut durumunu tahlil eden Banu Avar, çarpıcı açıklamalarda bulundu…

Banu Avar: “Bu vatanın bir de milleti var…”

Politik Akademi: Küreselleşme söylemini son zamanlarda sık sık duyar olduk. Bu noktada sizin bir küreselleşme tanımınız var mı? Küreselleşmek nedir, bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Banu Avar: Küreselleşme EMPERYALİZM demektir. Yeni adı ‘globalizm = küreselleşme’ vahşi hedefleri yumuşatma gayretidir. Özü değişmiyor ama adı sempatikleştiriliyor… İşte görüyorsunuz, küreselcilerden geçilmiyor ve onlar dünyayı yönetme hedefi güden bir avuç çok uluslu sermayedarın değirmenine su taşıyor…

Küreselleşme sürecinde Türkiye ne durumda? Bu süreç sonrasında kazanımlarımız ve kayıplarımız neler olabilir?

Emperyalizm 100 yıl önce de bu topraklara gözünü dikmişti… Osmanlı imparatorluğu içinden 25 devlet çıktı. 3 devlet çıkamadı… Ermenistan, Kürdistan ve Bizans devleti… Şimdi Türkiye Cumhuriyeti topraklarından bu haritaları çıkarmayı hedefliyor… Neden? Çünkü bu coğrafya Asya’nın kapısıdır, bir. İki, petrol, doğal gaz ve kıymetli madenleri bağrında taşır… Bu topraklara el koyma hedefi güden Batı, uzun yıllardır içerde işbirlikçileri ile şekillendirme harekatına girişmişlerdir.. Önce ekonomi halledilmiş, Gazi Paşa’nın MİLLİ ekonomisi yokedilmiştir… Çalışan fabrika neredeyse kalmamıştır.. Küreselleşme maskesi altında tüm eğitimimiz Batı çıkarlarına göre şekillendirilmiş, tüm basın yayın organları emperyalizmin çıkarları hizmetinne verilmiştir.

Böyle giderse ‘küreselleşme’ nam-ı diğer Emperyalizm ‘böl ve yönet’ kuralını devreye sokarak istediklerini gerçekleştirecektir.. Ama unuttukları şudur: Onlar içerde satın aldıkları kişiler ve kurumlara fazla güveniyorlar. Bu vatanın bir de milleti var… Ve o millet, onların asla anlayamayacakları özel bir tarih yazmış bir millet. Genlerinde bile anti-emperyalist. Sonuna kadar savaşan ve her koşulda savaşan bir millet.. Bunu unutuyorlar…

Banu Avar: “Ben taraflı bir gazeteciyim”

Küreselleşme sürecinde bir gazeteci olarak tarafsız olmak mümkün mü? Siz kendinizi taraf olarak görüyor musunuz?

Ben, memleketimin tarafı bir gazeteciyim… Kendi halkımın tarafındayım… Diğer Batılı meslekdaşlarım da taraf olduklarını söylerler. Ben bir tane Amerikalı gazeteci görmedim ki “ben tarafsızım” desin, bir tane İngiliz gazeteci görmedim ki “ben objektifim” desin; hepsi kendi ülkelerinin ajanı gibi çalışırlar. Buna çeşitli zamanlarda şahit oldum, burada PKK’yla olan ilişkilerinde gördük. Onlar kendi ülkelerinin tarafındalar, ben de kendi ülkemin tarafındayım. Bunu yapamayan kendini Batının hizmetine vermiş, onlardan beslenen ve ülkesi aleyhine iş yapmak için çırpınan sözüm ona gazetecileri kınıyorum.

Elimden gelen bu…

Yakın zaman önce TRT ekranlarında, ilgiyle izlediğimiz bir programınız vardı. “Sınırlar Arasında” bugün neden TRT ekranlarında değil? Bunda taraf olmanızın bir etkisi olmuş olabilir mi?

Bana açık açık söylediler, ben de “Böl ve Yut” adlı son kitabımın önsözüne koydum: on aylık sözleşmem olmasına rağmen işten atıldım, en çok izlenen program olmama rağmen neden işten atıldığımı sordum. Onlar da, “Banu Hanım, ne yapalım? Amerikan Büyükelçisi sizden çok şikâyetçiydi. İsrail Büyükelçisi çok şikâyetçiydi sizden, Gürcistan Büyükelçisi çok şikayetçiydi sizden.. Baskılara dayanamadık, mecbur kaldık ve sizi işinizden atmak zorunda kaldık” dediler. Yüzüme söylendi bunlar. Bugün Türkiye, büyükelçiler tarafından idare ediliyor.

Yaptığınız bir açıklamada “TRT’nin yayın akışının nasıl değiştiğini görmek mümkün.” demiştiniz. Bu “değişim”i biraz daha açabilir miyiz? Bugün nasıl bir TRT var?

İşgal altında! Çok kısaca, işgal altındadır TRT! TRT müthiş bir kurumdur, çok önemli bir kurumdur. Ben TRT’deki arkadaşlarıma adadım son kitabımı. Onlar olmasaydı bu programları asla yapamazdım, çünkü bizim yaptığımız iş bir ekip çalışmasıdır. TRT’deki 6000 kişinin 5900’ü muhteşemdir. Geriye kalan 100 kişi işi bozuyor. Yani, tüm Türkiye’de olduğu gibi: Türkiye’nin GSMH’sının %i95’ini %5’lik grup yiyor. Geriye kalan yetmiş milyon da GSMH’nin %5’lik kısmını yiyor. Aynı bunun gibi TRT’de. Yani işin kaymağını o 100 kişi yiyor. İstediğini oraya koyuyor, istediğini yapıyor… Ama esas olan, halkın içinden çıkma çok önemli, değerli insanlar var, asıl onlar TRT’yi TRT yapıyorlar. Ama maalesef o insanlar itilip kakılıyorlar. Ben sözleşmeliydim, sözleşmeli olduğum için beni anında atabildi. Ben montaj yaparken atıldım. Gelen resmi kağıtta “15 gün önce işten atıldınız diyor.”
İşte demokrasi, işteinsan hakları, işte basın hakları!!
Zücaciye dükkânına fil girmiş gibi bir olaydı, bunları da yazdık çizdik, ilgilenenler okusunlar görsünler. “Basın özgürlüğü” diye bağıran hanımlara, beylere bir şey olmuyor, nedense bize oluyor böyle şeyler.

Banu Avar: “Hedefte üniversiteler ve medya var”

Türkiye’de medyanın duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Medya genel anlamda taraflı mı, taraflıysa kimlerin tarafında?

Amerikanın tasarladığı Yeni dünya düzeni’nde çeşitli ülkelerde ekonomi siyaset ve kültüre el konulması öngörülmüştü..
II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ABD’nin söyleminde hedef üniversiteler ve medya. Bu ikisini ele geçirmek gerekiyordu çünkü bu ikisi öncü güç olarak seçilmişti. Emperyalizmin ve “kapitalizmin” öncü askerleri profesörler ve medya mensupları olacaktı. Bu öncü güçler önce Batıda ‘itaatkar kuşaklar’ olarak eğitildiler..
Eğitim kurumları hep hedefteydi.. Medya da öyle.. Halkı ve gençliği en çabuk etkileyen silahlardı onlar…
Medya mensuplarının seçilmiş olanları halkına karşı Batılıların çıkarlarını savunuyor… Psikolojik operasyonlarda yeralıyor. Halkın kutsal bildiği herşeye saldırıyor… Kültürsüzleşme ve kimliksizleşme operasyonunda Batının safında yer alıyor..
Medyanın küreselleşme sürecinde ne tür fonksiyonlar üstleniyor? Türk halkının psikolojik bir harekât altında olduğuna dair yorumlarınızı okuyoruz, bu harekâtta medyanın üstlendiği bir rol var mı?
ABD’de muhalif gruplar da var, biz onlarla oturup konuşuyoruz. Kitle hipnozu yaratılıyor şu anda, kitle hipnozu çok yaygın, hemen hemen bütün ülkelerde uygulanan bir araç. İnsanların beyinlerini yıkıyorlar, uyutuyorlar… Mesela Aczmendiler nasıl kafalarını sallıyorlarsa, aynı şekilde Rapte de aynı şey var: insan elli kere bunu yapınca beyni dumur oluyor. Gençliğe zorla müzik olmayan bir müzik dayatılıyor.. Yemekteyiz, izdivaç, hoplama zıplama, kutu açma oyunlarıyla beyin uyuşturuluyor…
Türkiye’ye karşı yürütülen bunca harekâtın altında Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumu yatmakta, sanıyoruz. Türkiye neden birilerinin dikkatlerini böylesine üzerine çekiyor?
1999’de Clinton geldiği zaman bir konuşma yaptı, Obama geldiğinde de bu konuşma tekrarlandı. “20. yüzyılın ilk elli yılını Türkiye belirledi.” dediler. Bu boşuna söylenmiş bir söz değildir ve doğrudur. Mustafa Kemal Atatürk sayesinde belirlendi bu elli yıl. Bütün bölge etkilendi bu elli yılda. 3. Dünya’nın ayaklanmasına, bağımsızlık savaşları vermesine neden oldu, onları etkiledi. Obama “21. yüzyılı etkileyecek olan da Türkiye’dir. Türkiye Avrasya’nın kilididir.” dedi. Ben inanıyorum ki, Türkiye gerçekten milli bir hükümete sahip olursa, bütün bölgeyi değiştirebilir: sadece kendini değil! Türkiye bütün bölgeyi değiştirebilecek güçte olan, nüfuz alanı buna yetebilecek bir ülke. Ve ayrıca, bütün dünyanın enerji kaynaklarının dörtte üçü Türkiye ve Çin arasında. Sadece bu bile yeterli bir sebep. Bölgeyi ele geçiren dünyayı ele geçirir. Bugün Amerikalılar “future is in Asia” diyor. Gelecek Asya’da ve hedeflerinde Asya var. Asya’nın kapısında ise Türkiye yer alıyor.

Türkiye’nin bölgesel ilişkilerini hakkında ne düşünüyorsunuz? Her ülke sınırdaşlarıyla ilişkilerini geliştirirken, örneğin ABD en çok kuzey komşusu Kanada ve güney komşusu Meksika ile dostluk ve ekonomik birlik kurarken Türkiye’nin komşularıyla sorunlu ilişkiler kurmasını ve dostluğu deniz aşırı ülkelerde aramasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bahsettiğiniz olay NAFTA, yani Meksika, Kanada ve ABD arasında. Aslına üçünün iyi ilişkileri yok, tamamen sömürü mekanizması var. Öyle bir sömürü mekanizması var ki ne Meksika başını kaldırabiliyor ne de Kanada. Meksika’da son on yıl içinde dört bin kadın öldürüldü, nerede insan hakları? Tecavüz edilip öldürülmüş kadınlar bunlar. ABD’ye kimse laf edemiyor, ABD her istediğini yapıyor: tam bir ceberut, tam bir faşist, terörist bir devlettir ABD. Kendi halkı da bundan çekiyor, korkunç bir durumda. Brooklyn köprüsünün altında neden aç, evsiz insanlar var?. Buradan gidenler turistlik bölgeleri gezdikleri için göremezler, gözleri kapanır. Türkiye’ye gelince, 1947’de yeni bir dünya diye yola çıkan ABD’nin komplosu altına girdi. Daha önce de İsmet İnönü döneminde, Fransa ve İngiltere ile üçlü anlaşmayı imzalamıştı.. Büyük bir hata yapmıştı..Türkiye bunu çok ağır ödedi.

Çünkü Tanzimat kafalıydı, Atatürk’ü hiç anlamamıştı. Kendisi de söyledi bunu: “Atatürk’ü hiç anlamadım ama inandım” diye; Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı kitabında vardır bu. Tanzimat kafalı insanlar Türkiye’nin yönetimine girdi. Sonrasında, “40’lı yılların karanlığı” der Atilla İlhan, 40’lı yılların karanlığında yaşadık.. Avrupanın faşist yasalarını aldık, Batı özentiliğiyle yaşadık..İçimizde yabancı uzman doluydu. 1947’ye gelindiğinde de hem BM’ye, hem IMF’ye, hem de NATO’ya girerek Türkiye dış politikada tamamen kaybetti. Girdiğimiz bu örgütler, ki ABD’nin siyasi kolu BM’dir, askeri kolu NATO’dur, ekonomik kolu da IMF veya Dünya Bankası’dır. Bu örgütler, bir ülkeye girdikleri ve bu şekilde etkin oldukları zaman ülke örümcek ağlarıyla sarılır… Felç edilir.. Onlar, komşularınızla sürekli çatışma yaşamanızı isterler ki onlar oraya gelip ayırıcı olarak oturabilsin ve oradaki enerji kaynaklarına el koyabilsinler. Bütün ülkelerde yaptıkları da bu zaten, bunun en iyi örneği Darfur’dur. Bütün Hollywood aktrisleri “Darfur, Darfur…” diye ortalığa fırladı, neden acaba? Çünkü Darfur’un altı uranyum ve petrol yatağı!!! Orada bir BM kampında ortalıkta dolaşan insanlara baktım. Nereden geliyorlar diye sordum. Şu, şu bölgelerden geliyorlar dediler. Dedim ki, peki orada savaş olmamasına rağmen neden geri dönmüyor bu insanlar? Burada ev, yemek veriliyor onlara, dediler. İşte insanlar tembelliğe alıştırılıyorlar ve oradaki petrol ve uranyum yataklarına el konuluyor bu arada. Heryerde aynı metod uygulanıyordu… Ülkelere giriyorlar, etnik grupları seçiyorlar, birbirlerine karşı kışkırtıyorlar ve sonra da “Orada bir savaş var, biz gelelim aranızda arabulucu olalım diyorlar ve sonrasında oturdukları masada bütün enerji kaynaklarına el koyuyorlar. Bugün de Güneydoğumuzda , Kafkas sınırında aynı oyun oynanıyor.. Oyun ara bozma ve kendini hakem ilan etme oyunu.. Bunlara karşı Mustafa Kemal’in çözümü Sadabad ve Balkan Paktıyla tüm bölge ülkelerinin birbirine kenetlenmesi ve emperyalizme karşı durmasıydı..

Doğu’yu ve Batı’yı görmüş, bu nokta pek çok araştırma ve belgesele imza atmış bir gazeteci olarak bizlere bir “Doğu” ve “Batı” tanımı yapabilir misiniz? Türkiye bu tanımlamalar noktasında Batılı mı yoksa Doğulu mu atfedersiniz?

Avrasya’lı bir ülke olarak görüyorum Türkiye’yi. Geleceğin de Avrasya’da olduğunu, sadece ben değil, Amerikalılar da söylüyor. Ama nedense, bizi yönetenler belli yerlere biat ettikleri için, Batı tarafından oralara oturtuldukları için bunları görmezden geliyorlar, Hala Batı hayranlığını körüklüyorlar. Oysa, Batı bitmiştir! Son kırk yıldır bir tek yazar, bir tek müzisyen, bir tek ressam çıkartamamıştır Batı. Kültürel olarak can çekişiyor.. Bilimsel araştırma yapan insan yok Batı’da. Gelenlerin hepsi ya Hintli, ya Çinli… Amerika’dakilere de baktığınızda bilim insanlarının çoğu doğudan.. Bir, Batı’nın nefesin tükendiğini görüyoruz. İki, Batı’nın krizden krize yuvarlandığını görüyoruz. Bu krizlerin sürekliliğinin sebebi kapitalizmin bu aşamasıdır. Bütün dünyayı çok uluslu birkaç şirketin yönettiğini artık kendileri de söylüyorlar. Çok uluslu şirketler var ve bunlar dünyayı yönetiyorlar. 1929 krizinde çok uluslu şirketlerin bir kısmı eleğin üzerinde kalıp, diğerleri eleğin altına düştü. O krizden birileri çok zengin çıktı, şimdi de bu krizden birileri çok zengin olarak çıkacak. Bu sebepten Kissinger 21 Ocak’ta önemli bir konuşma yaptı ABD televizyonlarında ve kriz bizim için bir fırsattır dedi. Bunu açık açık söylüyorlar zaten. Kriz birileri için fırsattır. O birileri Counsil on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyine) bağlı, Trilateral’e bağlı, Bilderberg’e bağlı olan o masonik piramit örgütlenmenin en tepesinde oturan on, on beş aile ve onlara bağlı silah, uyuşturucu ve petrol şirketleri… Bütün dünyayı istedikleri gibi hallaç pamuğuna çeviriyorlar ama ben bunun sonunun geldiğini düşünüyorum.

Bu noktada bir umut var, o zaman?

Kesinlikle, bir umut var! Çünkü ben diyalektik bilimine inanıyorum ve diyalektik bize her şeyin tersini de içerisinde taşıdığını söylüyor. Ben, böyle gidemeyeceklerini düşünüyorum: Nasıl ki belli bir feodal dönemin sonunda Fransız İhtilalı oldu ve bir sürü kafalar gitti, giyotinler çalıştı ve sonunda dünya yeni bir devreye girdiyse şimdi de dünya yeni bir devreye girme döneminin tam eşiğindeyiz.

1983 yılında CIA’nin Başkanı William Colby, yaptığı bir konuşmada “Artık belli ülkelerde operasyonlarımızı topla tüfekle değil ‘demokrasi’ yoluyla yapalım; aydınları medyayı kurumları devşirelim ‘gerekli’ haberleri yayalım!” demişti. Bugün demokrasiyi ABD çıkarlarını maksimize etmeye yarayan bir araç olarak değerlendirmek mümkün müdür?

Demokrasi denen şeyin ne olduğunu iyi bilmek gerekiyor, çünkü herkesin kendince bir demokrasi tanımı var. Amerikalılar şimdi “smart power” diyorlar, öncesinde “soft power” diyorlardı, yani yumuşak güç, akıllı güç. Demokrasiyi, kendi emperyalist hedeflerine gitmek için bir araç, silah olarak kullanıyorlar. Gittikleri bütün ülkelerde, özellikle “turuncu darbe” yaptığı bütün ülkelerde demokrasi deniliyor, bu demokrasi içi boşaltılmış bir silah, hiçbir anlamı yok! Demokrasi demek, güçsüz olanların güçlülere karşı örgütlenme gücüdür . Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde demokrasinin “d”sinden bahsedilemez. Özellikle Türkiye’de hiç bahsedilemez. Ben, elli küsur yaşındayım, otuz yıl medyada çalıştım ama hiçbirinde sendikalı olamadım. Sendikalı olacağım dediğimde işimden atıldım. Nedir, bu? Demokrasi mi? Ben patrona karşı kendimi korumak için örgütlü güç içine giremiyorsam bunun neresinde demokrasi? Biz basın mensupları sürekli işimizden atılıyoruz, geçen üç ay içinde işinden atılanların sayısı üç bine yükseldi ve bu üç bin kişi örgütsüz olduğu için hakkını koruyamıyor. Demokrasi, örgütlenebilme gücüdür. ABD’nin ve diğer emperyalist devletlerin en önemsediği şey bizimki gibi ülkelerde, yani kaynaklarına ve topraklarına el koymak istedikleri ülkelerde, insanların asla ve asla örgütlenmemesi; eğer örgütlenilirse de hemen önünün alınması şeklinde. Bugün Türkiye’de içeri alınan birçok insanın listeleri tıpkı 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de de olduğu gibi ABD Büyükelçiliğinden geliyor. Beni işimden attıran da ABD Büyükelçiliğidir. Nasıl bir demokrasidir onların savunduğu, bilmiyorum? Bence yaşadığımızın adı faşizmdir.

Not: Bu röportaj ilk kez, 23 Temmuz 2012 tarihinde, Politik Akademi’de yayınlanmıştır: http://www.politikakademi.org/2012/07/banu-avar-ile-kuresellesme-medya-ve-turkiye-2/

Yeni İşim: Türkiye’nin İlk Uluslararası Raylı Sistemler Dergisini Çıkartıyoruz…

2013’ün benim için farklı bir yıl olması istediğimi yazmış ve ardından da Olay TV’deki dış haber editörlüğü görevimden istifa etmiştim. Amacım Uludağ Üniversitesi’ndeki Yüksek Lisans öğrenimimi tamamlamak ve akademik kariyerimi sürdürmekti. Aslında amacım değişmiş değil, şu anda da en önemli amacım bu. Türkiye’de uluslarararası ilişkiler ya da Orta Doğu denildiğinde akla gelen ilk isimlerden birisiyle çalışıyorum. Bu benim için büyük bir şans ve bunu değerlendireceğim.

Akademik kariyer hedefime karşın medyadan tam olarak koptuğum söylenemez. Olay TV’deki kadar ağır olmasa da öğrenimimi sürdürmeme, sınavlarıma çalışmama müsadece edecek bir işe başladım. Aslında kafamda böyle bir plan ya da proje yoktu. Tek hedefim akademik kariyer ve sınavlardı ancak benim için çok değerli bir isimden gelen teklifi reddedemedim. Türkiye’de raylı sistemler konusunda en büyük kaynak site olan RayHaber‘in kurucusu Levent Özen‘in teklifi üzerine Türkiye’nin ilk uluslararası raylı sistemler dergisini çıkartan ekipte buldum kendimi. Bundan böyle Türkçe ve İngilizce basılacak olan RayHaber / RailyNews dergisinde editör olarak görev alacağım.

İnternet gazeteciliği, televizyon haberciliği derken şimdi de uluslararsı bir dergi projesinin içerisindeyim. Diğer alanlarda olduğu gibi dergicilik konusunda da en büyük şansım bu işi bilen insanlarla yola çıkmış olmam. Ekip o kadar sağlam ki, ilerleyen haftalarda dergi çıktığında bunu gözlerinizle göreceksiniz.

Türkiye’nin TV Tarihi ve Birand

Usta gazeteci Mehmet Ali Birand bugün binlerce seveninin katıldığı bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Birand’ın ölümü beklenmedikti, hemen her ölüm gibi.

Öylesine alışmıştık ki her akşam onu görmeye, sanki o hiç ölmeyecekmiş gibi yanlış bir kanıya kapıldık. Ancak hayatın herkes için kısa olduğunu, onun ölüm haberiyle hatırladık.

Mehmet Ali Birand’ı kaybettiğimiz için üzgünüm.

Yazının başlığından da anlayabileceğiniz gibi Türkiye’nin televizyonculuk tarihini Mehmet Ali Birand’sız değerlendirmek pek mümkün değil. 32. Gün ve bu programda yetişen Serdar Akinan, Cüneyt Özdemir, Mithat Bereket, Oray Eğin ve Can Dündar gibi gazeteciler televizyonculuk tarihimizin önemli isimleri arasında. Hepsinin üzerinde Mehmet Ali Birand’ın emeği var, en azından onlar öyle söylüyorlar.

Mehmet Ali Birand’ı en verimli olacağı çağında yitirdik. Son zamanlarda yaptığı açıklamalar, duruşu bunu gösteriyordu. Enver Aysever’in CNN Türk’teki Aykırı Sorular programında  “Artık bu yaştan sonra çekinecek hiçbirşeyim yok, doğru bildiğimi söylerim” diyordu. Ancak buna pek de fırsatı olmadı.

Seveni kadar, sevmeyeni de olan bir isim Mehmet Ali Birand. Ancak herkes şunu kabul etmeli, Birand’ın Türkiye’nin televizyonculuk serüveninde önemli bir yeri var ve ondan boşalacak koltuğu doldurmak hiç de kolay olmayacak. Kendisi “Türkiye’de anchorman yok” diyordu, haklıydı ancak yine de en iyi “anchorman” adayımız da ondan başkası değildi.

Uğur Mumcu ve Gazetecilik

Bugün, 24 Ocak 2012.  Bugün, Uğur Mumcu’nun katledilişinin 19. yıldönümü. Bugün benim için, Türkiye için önemli ve bir o kadar da hüzünlü birgün!..

Uğur Mumcu’yu o hayattayken tanıma, okuma şansım olmadı. 24 Ocak 1993 tarihinde o evinin önünde düzenlenen bombalı saldırıda hayatını kaybettiğinde ben henüz dört beş yaşlarında bir çocuktum. Ancak yıllar çabuk geçti ve onun yazdıklarını, onun hakkında yazılanları okudukça tanımaya, örnek almaya başladım Uğur Mumcu’yu…

Benim gazeteci olmamda, medyaya yönelmemde önümde duran Uğur Mumcu modeli oldukça etkili oldu. Sevgi Özel’in kaleme aldığı “Uğur Olsun! Bir Devrimcinin Öyküsü” adlı kitabı bir solukta okuyup bitirdiğim gün “Tamam” dedim, “Ben bir gazeteci olacağım, ben Uğur Mumcu gibi bir gazeteci olacağım!..

Bugün 24 Ocak 2012. Uğur Mumcu’nun katledilişinin üzerinden tam 19 yıl geçti. Ben 24 yaşında, henüz yolun başında genç bir gazeteciyim.

Türkiye Uğur’suz bir 19 yılı geride bırakırken, ben de kendime söz verdiğim gibi bir gazeteci olmayı başardım anlayacağınız.

Ancak şimdi önümde daha zor bir yol var: Türkiye’de gazeteci olmak ne kadar kolaysa, Uğur Mumcu gibi bir gazeteci olmak da o kadar zor!.. Ancak bu bir tercih meselesi değil, aksini yapamamak…

“Medyaya Çağrımız: Irkçılığa Dur De!”

Van’ı ve özellikle Erciş’i vuran 7.6 büyüklüğündeki depremi yüreklerimizde hissettik. Enkaz altında kalan yüzlerce vatandaşımıza ulaşmak, elimizden geldiğince yardım edebilmek için saatlerdir çalışıyoruz. Bu büyük acıyı onlarla yaşıyor, onların acısına ortak oluyoruz.

Türkiye’de bugüne kadar acımız da sevincimiz de ortaktı zaten! Büyük bir afet olduğu zaman kenetlenir ve hep birlikte sorunların üstesinden gelmeye çalışırdık. Fakat ilk kez Van depreminde “bölündük”! Enkaz altından yardım çığlıkları yükselirken, birileri yardım isteyen kişilerin etnik kökenini düşünmeye başladı… İşin daha da vahimi bunu medya profesyonelleri de yaptı, yapıyor!

Irkçılığa daha fazla seyirci kalmamalı ve bir “dur” demeliyiz. Çağdaş Gazeteciler Derneği, medyaya çağrı yapıyor ve “Irkçılığa Dur De!” diyor…

Gencecik yaşta hayatını kaybeden 24 askerle, depremi ilişkilendiren, yüzlerce kişinin ölmesini, sakat kalmasını, binlerce kişinin evini kaybetmesini “intikam” çığlıklarıyla karşılayan insanlık dışı yorumlar, depremin olduğu andan itibaren internet medyasının, büyük gazete ve televizyonlarımızın internet sitelerinin yorum bölümlerini süsledi.

İnternet siteleri, hoşgörüsüzlüğün, ırkçılığın, ayrımcılığın en açık biçimde yapılabildiği alanlar haline geldi.

Depremden sonra, medya profesyonelleri tarafından, üstelik canlı yayında yapılan yorumların vehametini dile getirmek bile gereksiz. Yine de tarihe not düşmek adına birkaç örneği anımsatmak isteriz:

Canlı yayında haber spikerinin “Deprem doğuda da olsa Van’da da olsa üzülüyoruz” ifadeleri, programcının maalesef bilim adamı konuklarından da alkış alan “Önce taş at, polisi, askeri kuş gibi avla, sonra yardım iste. Herkes haddini bilsin” sözleri, gelinen noktada, medya yöneticilerinin acil olarak önlem alma gerekliliğini ortaya koyuyor.

“Terör brifingi alan”, bir bölümü sansüre gönüllü olan yöneticilerin propaganda çizgisinin nereden geçtiğini düşünmeden önce ırkçılık ve ayrımcılığa “dur” demesi gerekiyor.

Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak, bütün medyayı bu noktada sorumlu davranmaya davet ediyor, ırkçılık, ayrımcılık yapılan haber ve yorumlara internet sitelerinde yer verilmesinin suç olduğunu anımsatıyoruz. Irkçılık, yasalarımıza göre suçtur. Irkçılık, müsamaha gösterilemeyecek, düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi söz konusu bile olamayacak bir insanlık suçudur.

Medya yöneticilerinin bu tip haber ve yorumlara ekranlarda, gazetelerde ve internet sitelerinde yer vermemeleri hem mesleki hem de insani bir zorunluluktur.

ÇGD GENEL MERKEZİ