“Bereketli Topraklar Üzerinde” 61 yılda değişen pek de birşey yok

Bereketli Topraklar Üzerinde” köylerinden kalkıp Çukurova’nın yolunu tutan 3 arkadaşın romanı. Pehlivan Ali, Köse Hasan ve Yusuf…

Büyük umutları olan Ali, Hasan ve Yusuf, Adana’a varıyor, “kadere kırk beş” diyerek gurbetle ve “bilinmezle” mücadele etmeye başlıyorlar. “Bilinmez” olanla mücadelenin en güçlü kaynağı “merak” onlara yardım da ediyor, onları felaketlere de sürüklüyor…

Ali, Hasan ve Yusuf’un yaşadıklarını anlatacak değilim. Bunu romanı okuyarak daha iyi öğrenebilir, farklı zaman ve mekanda dünyaya farklı pencerelerden bakan insanların hayatlarına tanıklık etme şansı bulabilirsiniz.

Ben kitabın bende bıraktığı etkiyi ve düşüncelerimi paylaşacağım.

Kitabı okuduktan sonra ilk düşündüğüm Orhan Kemal’in iyi yazar olduğuydu. İtiraf etmeliyim ki bu kadar iyi yazdığını bilmiyordum. Orhan Kemal’i tanımak için bu kadar geç kaldığım için kendime de, hayatımın önemli bir kısmını çalan eğitim sistemine de kızdım. Daha fazla Orhan Kemal okumaya karar verdim.

İkinci düşündüğüm ise aradan geçen 61 yılda bereketli topraklar üzerinde pek de değişen birşey olmadığıydı. Buna üzüldüm.

Orhan Kemal, ilk baskısı 1954 yılında yapılan kitapta, ırgatların kısa yemek paydosunu şöyle betimliyor:

Hereni denilen pilav dolu üç büyük kazanla bakır karavanalar, tahta kaşık desteleri, adam başına birer tane kara, bayat somunlar öküz arabasına yüklendi. Araba tarlanın yolunu tuttu.

Çapa ırgatları kazmaları bırakmış, kızgın güneşin altında beşer beşer oturmuş yemek bekliyorlardı.

Altlarındaki toprak fırın kadar sıcaktı. Tepeden olanca gücüyle vuran güneşse milleti su gibi terletiyordu.

Bakır karavanalarda pilavlarla ekmekler geldikten sonra, tarlaya beşer beşer dağılmış ırgatların iştahlı ağız şıpırtıları, bakır karavanalarda takırdayan tahta kaşıkların sesi ortalığa yayıldı. Takırtı, ağız şıpırtısı. Konuşulmuyordu. Hiçbiri enayi değildi. Konuşan, ötekilerden daha az yerdi. Zaten ne vardı konuşulacak?

Bu sahne bilmeyene on yıllar öncesinde kalmış, şimdilerde bir karşılığı yokmuş gibi gelebilir. Oysa ben geçtiğimiz yaz, Orhan Kemal’in 61 yıl önce betimlediği bu sahneye Çukurova’da Ceyhan nehri kenarındaki bir köyde tanıklık ettim.

Al Jazeera Türk için hazırladığım Adana haber dosyasında mevsimlik işçilerle konuştum, onlarla oldukça zaman geçirdim. Romanı okudukça mevsimlik işçilerle yaşadıklarım, gözlerimin önüne geldi. Acı ama romanın yazıldığı 1954’ten bu güne değişen pek de birşey olmadığını gördüm.

Romanda ırgatların sürekli bulgur pilavı yedikleri anlatılıyordu ki ben de haber yaptığım süre boyunca işçilerin bulgurdan başka birşey yemediklerini gördüm. Haberde kullandığım ve aşağıda da paylaştığım fotoğrafın altına “Mevsimlik işçiler 12 saat çalışıyor. Sadece yemek arasında soluk alabiliyorlar. Yemekleri ise genellikle pilav” diye not düşmüştüm.

Geçtiğimiz yıl fotoğrafladığım bu sahne romanda anlatılandan çok da farklı değil. Ve aslında bu mevzu edebiyattan da gündelik geçici kaygılardan da önemli!

İş yemekle de sınırlı değil. Aradan geçen bunca yılda mevsimlik işçilerin hakları, onlara yapılan haksızlıklar da değişmemiş.

Öyle ki romanda çalışma saatlerinde ırgatların tuvalete gitmeye bile zamanları olmadığı anlatılıyor. Ki bunu geçtiğimiz yıl farklı şekillerde ben de gördüm. Röportaj için konuşalım mı dediğim hiçbir işçi bana yanıt bile ver(e)medi.

Yanıt vermemelerini önce garipseyip, anlam veremesem de sonradan onları anladım. Irgatbaşı olduğunu öğrendiğim kişi gelip işçilerin konuşamayacağını, izin veremeyeceğini söyledi. Yani Adana’nın kavurucu sıcağında, güneşin altında durmadan çalışan bu beden işçilerinin bir 10 dakika paydosuna bile tahammül yoktu. Eğer konuşmak istiyorsam akşamı, yani işlerin bitmesini beklemem gerekliydi. Öyle yaptım, konuştum, haberleştirdim.

Mevsimlik işçilerle yaşadıklarımı ve Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde”sinde anlattıklarını karşılaştırınca birşeylerin artık değişmesi gerektiğini düşündüm.

Sizce de geçen bunca yılda değişen birşeyler olması gerekmiyor muydu?

Çukurova’yı bekleyen riskler

Çukurova bir nükleer, 30 da termik santral ile Türkiye’nin enerji üretim üssü olmaya hazırlanıyor. Ancak Çukurova’yı bu süreçte çevresel açıdan birçok risk bekliyor. Adana’ya gittim ve Al Jazeera için tüm bu riskleri araştırdım.

Al Jazeera için yaptığım araştırma sonrasında şöyle bir haber çıktı:

Son on yılda ortalama yüzde 5 ekonomik büyüme sağlayan Türkiye’de enerji kaynaklarına ihtiyaç da artıyor. Elektrik ve doğalgaz talep artış oranlarında Avrupa’da ilk sırada yer alan Türkiye’nin 240 milyar kWh olan mevcut elektrik tüketiminin 2023’te 500 milyar kWh olması bekleniyor. Daha fazlasını oku

Balık tutuyor ama satamıyorlar

İspanya bandıralı M/V Ulla gemisi, taşıdığı 2 bin 200 ton toksik atıkla İskenderun Körfezi’nde battı. Aradan 10 yıl geçti ancak bölgedeki balıkçılar hâlâ balıklarını satamamaktan şikayetçi. İspanya ile hukuk mücadelesi de sürüyor. Balıkçılarla verdikleri hukuk mücadelesini ve yaşadıkları sorunları konuştum. İlginç şeyler öğrendim.

Tamamı Al Jazeera’de yayınlanan haberim şöyle:

İskenderun Körfezi’ndeki balıkçılar 6 Eylül 2004 tarihini unutamıyor. Çünkü o gün körfezde batan M/V Ulla adlı gemi bölgedeki balıkçıların hayatlarını değiştirdi. Gemi, 2 bin 200 ton toksik atığıyla hâlâ İskenderun Körfezi’nin derinliklerinde gömülü. Onlarca balıkçı işini bıraktı, yüzlercesi de mağdur oldu.

Gemi, toksik atıklarıyla körfezi kirletmeye devam ediyor ve balıkçılar 10 yıldır tuttukları balıkları satamıyor. İspanya hükümeti, Çevre ve Orman Bakanlığı ile geminin sahibi şirkete karşı başlattıkları hukuk mücadelesiyse 10 yıldır sürüyor. Daha fazlasını oku

Kömürün kararttığı köy: Kurtpınarı

Adana’nın sanayisi ve tarımı ile kentteki işsizlik sorunu hakkında yaptıklarımız haberlerin ardından şimdi de çevre haberlerimiz yayına başladı. Çukurova’da yaşanan çevre sorunlarını Al Jazeera’de haberleştirmeye başladık. Adana, Ceyhan’daki Kurtpınarı köyünün kömürle nasıl karardığını anlattığımız haberim Al Jazeera’de yayınlandı.  Daha fazlasını oku

Al Jazeera’de Adana haber dizisi başladı…

Al Jazeera Türk’te sosyal medya prodüktörlüğünün yanı sıra haber de yapmaya çalışıyorum. Hatırlarsınız daha önce şehit ailelerinin sosyal durumlarıyla ilgili haberler ve ayrıca akademik röportajlar yapmıştım. Bu sefer ise sahaya çıktım, Çukurova’da haber peşinde koştum. Hazırladığım haberler bugün itibariyle Al Jazeera’de haber dizisi olarak yayınlanmaya başladı. Yayınlanan ilk haberim “Adana’dan Kuzey Irak’a beyin göçü” oldu…  Daha fazlasını oku

İyi bir film: “İtirazım Var”

 

Uzun zamandır sinemaya gidemiyordum. Neyse ki geçtiğimiz hafta iki Türk yönetmenin filmlerini izleyecek zaman bulabildim. Filmlerden bir tanesi oldukça iyi olsa da diğeri pek katlanılabilir değildi. Daha fazlasını oku

Prof. Tayyar Arı ile Irak’ı konuştuk

Al Jazeera Türk’te sosyal medya prodüktörlüğünün yanı sıra haber ve röportajlar da yapıyorum. Haberlerimin bir bölümünü daha önce blogumda paylaşmıştım. Haberlerin ardından ilk röportajımı da yaptım. Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Tayyar Arı ile Irak seçimlerini konuştuk. Daha fazlasını oku